Neyi nasıl koruyacağımızı artık bilmiyoruz.
Kahramanmaraş saldırısı hepimizi şok etti. ABD’de gördüğümüz bu saldırıların Türkiye’de de başlaması devletin en acil önlemleri alması gerektiğini bize hatırlattı.
Canımız, gözbebeğimiz çocukları kaybettik.
Saldırının üzerine düşünürken aklıma yazar Ödön von Horváth’ın “Tanrısız Gençlik” kitabı geldi. Adına bakıp da dinci bir kitap sanmayın. Tam tersine, 1937’de kaleme alındığında, Almanya’da yükselen otoriterliği ve yozlaşan değerler içinde gençliğin nasıl yok olduğunu şiddete eğilimli, empati ve duygudan uzak bir hale geldiğini anlatıyor.
Horváth’ın romanında gençler, baskıcı toplumlarda empati yoksunu, otoriteye körü körüne bağlı ve şiddeti meşru görebilen bireyler olarak resmediliyor. Bu durum “tanrısızlık” kavramıyla açıklanır; burada kastedilen dinsizlikten ziyade ahlaki referansların, vicdani sınırların ve bireysel sorumluluk duygusunun aşınmasıdır.
Kahramanmaraş’taki saldırıyı da bu bağlamda düşündüğümüzde, mesele yalnızca bireysel bir sapma değil, daha geniş bir değer erozyonunun yansıması olarak okunabilir.
Çünkü bakıyorsunuz saldırılar art arda geliyor, Telegram gruplarında daha başka saldırıların olacağı iddia ediliyor.
Daha ilginci, şiddet eğilimi benzer düşüncedeki insanlar arasında normalleşmiş durumda. En tehlikelisi de bu zaten.
Yazar Horváth’ın dünyasında da gençler, giderek artan sertliği ve dışlayıcılığı sorgulamaz hale gelir. Bugün de toplumda sertleşen dilin, kutuplaşmanın ve ötekileştirmenin gençler üzerindeki etkisini göz ardı etmek zor.
Bakın şiddet, bir anda ortaya çıkan bir patlama değil; çoğu zaman uzun süreli bir alışmanın sonucudur. Öyle ki Maraş saldırısını yapan katil çocuğun da bunu bir süredir planladığı, kendisini saldırıya hazırladığı ortaya çıktı.
Kahramanmaraş’taki olayla birlikte bu romanı yeniden okumak, şu soruyu gündeme getiriyor: Gençleri sadece sınavlara hazırlayan ama onları hayata hazırlamayan bir sistem, neyi eksik bırakıyor?
Eğer bir toplum, gençlerine yalnızca rekabet etmeyi öğretip birlikte yaşamayı öğretemiyorsa; başarıyı yüceltip merhameti ihmal ediyorsa ortaya çıkan boşluk bazen bu tür trajedilerle görünür hale geliyor.
Dolayısıyla Horváth’ın yaklaşık bir asır önce çizdiği tabloyu, bugünün Türkiye’sinde bir uyarı metni olarak okumak mümkün. Şiddeti önlemek için sadece güvenlik önlemlerine değil, değerler, eğitim ve toplumsal iklim üzerine daha derin bir yeniden düşünmeye ihtiyaç var.
Fakat burada karşımıza bir koca duvar çıkıyor. Belirsizlik duvarı.
Bakın, yolda yürürken akli sorunları olan birinin zevk için bizi bıçaklayıp bıçaklamayacağını bilmiyoruz.
Yöneticileri eleştirdiğimiz sosyal medya paylaşımları nedeniyle sabah evimizin basılıp gözaltına alınmayacağımızı bilmiyoruz.
Depreme dayanıklı diye aldığımız evin depremde ilk yıkılan binalardan biri olup olmayacağını bilmiyoruz.
Kahve içerken veya yemek yerken sokaktan geçen bir caninin açtığı ateş ile ölüp ölmeyeceğimizi bilmiyoruz.
Ve en sonunda öpüp koklayıp okula gönderdiğimiz çocuklarımızın eve sağ salim dönüp dönmeyeceklerini bilmiyoruz.
Bilmiyoruz.
Toplum olarak belirsizlik içinde yaşıyoruz. Üstelik bu belirsizlik artık yalnızca büyük krizlerin, uzak ihtimallerin konusu değil, gündelik hayatın en sıradan anlarına kadar sızmış durumda.
Ekonomiden eğitime, güvenlikten adalete kadar pek çok alanda aynı hissi taşıyoruz: “Ne olacağını bilmiyoruz.”
Bu cümle, bireysel bir kaygı ifadesi olmanın ötesinde, toplumsal bir ruh haline dönüşmüş durumda. Çünkü artık sorun tekil olaylar değil, olayların önlenememesi, tekrar etmesi ve çoğu zaman açıklanamamasıdır.
Daha da tehlikelisi, bu belirsizliğe alışmaya başladık. Alışmak da değil artık, bu belirsizliği çözemedikçe oluruna bıraktık.
Bu yüzden her fırsatta susmayın, korkmayın, alışmayın diyorum.
Şunu göremiyoruz: Yetişkinler ne kadar sağlıklı ki çocukları sağlıklı olsun. Bu belirsizlik bizi ve kuşakları zehirliyor, çıldırtıyor. Kendimize hâkim olamıyoruz, kendimizi yönetemiyoruz. Hayat ırmağında salına salına ama kontrolsüz bir şekilde akıp gidiyoruz.
Baskı altında kalmayan, vicdani sınırları olan, kendi egosunu merkeze yerleştirmeyen, özgüven ile şımarıklığı, kendini beğenmişliği birbirine karıştırmayan gençler yetiştirelim.
Gençler, içsel boşluklarını ve yönsüzlüklerini çoğu zaman dışa dönük sertlik ve şiddetle telafi ederler. Bu, bilinçaltında “eksik benlik” ve “kırılgan özsaygı” ile ilişkilidir.
Yalnız ve güçsüz hisseden çocuklar ya otoriteye sığınır ya da yıkıcı davranışlarla kontrol duygusu üretmeye çalışır.
Çocuklarımızı yalnız bırakmayalım.