Okul saldırılarını çocuklarla konuşmak - Ece Başak Karakaş
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Okul saldırılarını çocuklarla konuşmak - Ece Başak Karakaş

18.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bazı haberler vardır, günlük yaşantımızın ortasına düşer, okur okumaz en yakınımızdakilerle paylaşma gereksinimi duyarız. Okul gibi, çocuklukla özdeşleşmiş bir mekânda yaşanan vahşetle sarsıldık.

İnsan gündelik yaşamını, belirli bir düzenin öngörülebilir olduğu hissi üzerine kurar; bu düzen sarsıldığında yalnızca olay değil, olayın gerçekleştiği dünya da tehdit altında algılanır. Bu gibi olaylar yalnızca bireysel değil, toplumsal travma da üretir.

ÇOCUKLARA NASIL ANLATILMALI?

Kendi aramızda konuşmak bile kolay değilken çocuklarımıza bu yaşananı nasıl anlatacağız? Bu soruya bir psikolog olarak rehberlik etmek isterim:

Eğer çocuk duyduysa, soru soruyorsa ya da konuyu açıyorsa bunun üstünü kapatmak çoğu zaman iyi bir fikir değildir. Çocuğu susturmak ya da konuyu hızla değiştirmek, onun zihnindeki belirsizliği azaltmaz, tam tersine büyütür. Çocuk zaten bir şey olduğunu hissetmiştir, artık mesele bunu yok saymak değil, onunla kalabilmektir.

Burada tek tek doğru cümlelerden ziyade bir yönden bahsedebiliriz; çocuğu bilgiyle doldurmak yerine duygusunu karşılamamız gerekir. Çünkü çocuklar çoğu zaman ne söylendiğinden çok, nasıl söylendiğini duyar. Kelimelerden önce ton gelir, açıklamadan önce duygunun kendisi.

Bu yüzden yetişkinin ilk yapması gereken şey, çocuğa ne söyleyeceğini bulmaya çalışmak değil, kendi içinde ne hissettiğini fark etmektir. Korku mu, öfke mi, çaresizlik mi... Bu duygular adlandırılmadığında konuşmaya da sızar. Çocuk, kelimeleri değil, o sızmayı hisseder. Ancak yetişkin kendi duygusunu biraz olsun tanıyabildiğinde, konuşma da değişir. O zaman sözcükler bir açıklama olmaktan çıkar, bir eşlik etme biçimine dönüşür. Çocuk için en güven verici şey çoğu zaman kusursuz açıklamalar değil, duygusu düzenlenmiş bir yetişkinin varlığıdır.

‘NEDEN’ SORUSUNUN YANITI

Küçük çocuklar için dünya hâlâ büyük ölçüde güvenli bir yer olmalıdır. Bu yüzden anlatı, ayrıntılardan çok güven duygusunu taşımalıdır. “Bazen insanlar çok yanlış şeyler yapabilir ama seni koruyan büyükler var” gibi bir çerçeve yeterlidir, hem gerçeği inkâr etmez hem de çocuğun taşıyabileceği bir anlam sunar. Çocuk soru sormuyorsa, çoğu zaman henüz hazır değildir, sorduğu kadarını bilmek ister.

Biraz daha büyük çocuklar ise artık “neden” sorusunun peşine düşer. Onlar için mesele yalnızca ne olduğu değil, neden olduğudur. Bu noktada inkâr etmek yerine, olayın nadirliğini ve önlenmesi için yapılanları anlatmak önemlidir. Ama en kritik nokta, korkunun kontrolsüzce büyümesini engellemektir. Çocuk “Bu benim başıma da gelebilir mi?” diye sorduğunda verilecek yanıt, ne tamamen rahatlatıcı bir yalan ne de apaçık bir tehdit olmalıdır. Çocuk, yetişkinlerin sorumluluk aldığını, okulun ve evin onu korumak için önlemleri olduğunu duymalıdır.

ANLAM BULMA ARAYIŞI VE ‘COPYCAT’ ETKİSİ

Ergenlikte ise tablo daha farklıdır çünkü artık mesele yalnızca korku değil, kimliktir. Ergenler bu tür olayları analiz eder, tartışır, anlamlandırmaya çalışır. Bu süreçte bazı gençler, saldırgan figüre karşı rahatsız edici bir yakınlık hissi geliştirebilir. Bu durum çoğu zaman yanlış anlaşılır, oysa burada söz konusu olan şey bir hayranlıktan çok, görülme, anlaşılma ve bir anlam bulma arayışıdır. Özellikle saldırganın adı, geçmişi ve ayrıntıları sürekli dolaşıma girdiğinde, bu figür bazı ergenler için tehlikeli bir merak ve özdeşleşme alanına dönüşebilir. “Copycat etkisi” olarak bilinen durum da tam olarak burada önem kazanır: Bir davranışın kendisinden çok görünür kılınma biçimi ve tekrar edilme yoğunluğu, bazı kırılgan gençlerde taklit eğilimini tetikleyebilir.

Bu yüzden konuşma biçimimiz kadar bilgiyi nasıl dolaşıma soktuğumuz da belirleyicidir. Saldırganı merkeze alan, onu sürekli anlatan, ayrıntılarını çoğaltan bir dil istemeden de olsa bir model alanı yaratabilir. Özellikle fotoğrafların, isimlerin ve kişisel ayrıntıların tekrar tekrar paylaşılması, olayın kendisinden çok failin görünürlüğünü artırır. Bu da bazı ergenler için riskli bir özdeşleşme zemini oluşturabilir.

NELER YAPILABİLİR? 

Bunun yerine, yaşananları inkâr etmeden ama faili merkezden çekerek konuşmak gerekir. Zor duygular yaşamak anlaşılabilir; öfke, yalnızlık, dışlanmışlık gerçek deneyimlerdir. Ancak bu duyguların başkalarına zarar vererek ifade edilmesi bir çıkış yolu değildir. Bu, güç değil, tam tersine tıkanmanın göstergesidir.

Ergenlerle konuşurken belki de en önemli şey, onların kendi iç dünyalarına dönmelerine alan açmaktır. “İnsan böyle hissettiğinde neler yapabilir?” yaklaşımı, hem düşünmeyi hem de alternatifleri görünür kılar. Seçenekler çoğaldığında, tek bir karanlık senaryo cazibesini kaybeder.

Yetişkinler olarak bizler içinse belki de en zor olan, kendi duygumuzu düzenlemektir. Bu tür olaylar karşısında ya tamamen susmak ya da kontrolsüzce konuşmak sık görülen iki uçtur. Oysa çocukların gereksinimi olan şey, düzenlenmiş bir gerçekliktir. Duyguların inkâr edilmediği ama taşmadığı, gerçeğin saklanmadığı ama çıplak bırakılmadığı bir anlatı... Çünkü çocuklar en çok ne söylediğimizi değil, nasıl hissettiğimizi duyar.

DENGE DUYGUSUNU KURABİLMEK

Bu haberler bizi sarsıyor, çünkü en temel güven duygumuzu, özellikle de çocuklarımızın güvende olduğuna ilişkin inancımızı zedeliyor. Bu olayı yalnızca bireysel bir “kötülük” hikâyesi gibi okumak asıl sorunu görünmez kılar. Gözlerimizi hangi koşulların, hangi boşlukların ve hangi ihmal alanlarının böyle bir sonucu mümkün hale getirdiğine çevirmek durumundayız. İnsan yalnızca zarar veren değil, aynı zamanda koşulları değiştirebilen, düzen kurabilen ve anlam inşa edebilen bir varlıktır. Çocuklara bırakabileceğimiz en güçlü şey belki de bu denge duygusudur: Dünyada zor ve korkutucu şeyler olabilir ama bunlar kaçınılmaz bir kader değil; konuşarak, sorgulayarak, eksikleri görerek ve yardım isteyerek değiştirilebilecek, önlenebilecek toplumsal süreçlerin parçasıdır.

ECE BAŞAK KARAKAŞ

PSİKOLOG