Bir sabah uyanıyorsunuz. Telefonunuzda birkaç haber, birkaç mesaj… Gün daha başlamadan zihniniz dolmaya başlıyor. Ekonomi, siyaset, gündelik tartışmalar… Hepsi birbiriyle iç içe geçmiş halde.
Ama bazen bu akışın içinde, kısa bir an için duruyorsunuz. Ve çok daha basit ama aynı zamanda çok daha zor bir soru beliriyor: Bu yaşadığımız şey gerçekten normal mi?
Türkiye gibi iki arada bir derede kalmış ülkelerde yaşamak, insanın ruh halini de düşünme biçimini de kaçınılmaz olarak farklı şekillendiriyor. Bu belirsizlik hali, bireysel düşünce ile toplumsal reflekslerin sürekli iç içe geçtiği bir zemin yaratıyor.
Böyle bir ortamda bireysel sorumluluk almak, kendi hatalarıyla yüzleşmek veya düşüncelerini gerçekten kendine ait bir yerden kurmak çoğu kez zorlaşıyor. Çünkü düşünce yalnızca bireyin içinden çıkan bir süreç olmaktansa içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal iklimin bir yansımasına dönüşüyor.
Gündelik yaşamda bunun karşılığı çok tanıdık. Bir trafik tartışmasında, bir iş yerindeki anlaşmazlıkta veya basit bir hak meselesinde bile insanlar çoğu zaman kendi payını görmek yerine meseleyi daha büyük ve soyut bir çerçeveye yerleştiriyor. Sorumluluk bireysel olmaktan çıkıyor, dağılıyor, belirsizleşiyor.
Türkiye’de felsefe eğitiminin yetersizliği sıkça dile getirilen bir eleştiri. Hatta çoğu zaman dinî referansların ağırlığı nedeniyle felsefi düşüncenin geri plana itildiği, değer kaybettiği de söylenir. Bunların hepsi belirli ölçüde doğru.
Ancak burada konu yalnızca eğitimle ilgili değil. Çünkü her insan, içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak, bir noktada kendi düşünceleriyle baş başa kalır. Günlük yaşamın akışı içinde bastırılan, ertelenen sorular eninde sonunda kendini hatırlatır.
İşte tam da bu noktada felsefe, istemeden de olsa insanın karşısına çıkar.
Ama bu karşılaşma, kitaplardan öğrenilen kavramlarla değil de akışın içinde biriken deneyimlerin yarattığı sorular üzerinden gerçekleşir. Ve o sorular çoğu zaman alışık olduğumuz tartışmalardan çok daha farklı olagelir.
• İnsan neden böyle davranır?
• Doğru dediğimiz şey gerçekten doğru mudur?
• Adalet dediğimiz şey kimin adaletidir?
• Bir yaşamın anlamı neye göre belirlenir?
Bu sorular, akademik bir disiplinin değil, doğrudan yaşamın içinden doğar. Ve çoğu zaman en güçlü biçimleriyle, insanın en yalnız anlarında ortaya çıkar.
Belki de bu yüzden mesele felsefe bilmek değil, onunla karşılaşmaktan kaçamamak. Çünkü insan, ne kadar gündelik hayatın içinde kaybolursa kaybolsun, bir noktada kendine dönmek zorunda kalır.
Ve o anda sorduğu sorular, öğrendiği her şeyden daha belirleyici olur.
Belki de insanın bu sorularla karşılaşmasının bir nedeni kendini diğer varlıklardan ayırma çabasıdır. Yüzyıllar boyunca insan, “ruh”, “bilinç” ya da “öz” gibi kavramlarla kendine ayrı bir yer açmaya çalıştı. Kendisini yalnızca yaşayan bir varlık değil, düşünen ve anlam arayan bir varlık olarak tanımladı.
Ama önemli olan bu kavramların gerçekten var olup olmaması değil. Onlara neden ihtiyaç duyduğumuz. Çünkü insan, anlamlandıramadığı bir dünyada kendine tutunacak bir yer arar. Ve çoğu zaman o yeri, kendi yarattığı kavramlarla kurar.
Sanırım bu ülkede bu kavramların eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz.