Duygular öğretilir mi?
Deniz Ülkütekin
Son Köşe Yazıları

Duygular öğretilir mi?

28.03.2026 12:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bir insan gerçekten ne hisseder? Öfke, suçluluk, sevgi… Hemen soralım: Bunlar bize ait duygular mı yoksa bize öğretilmiş tepkiler mi?

Modern dünyada bireysellik üzerine kurulu güçlü bir anlatı var. Her birimiz kendimizi “özgün” bir iç dünyaya sahip, kendi duygularını üreten varlıklar olarak görmeye eğilimliyiz. Bir şeye kızdığımızda, üzüldüğümüzde veya sevdiğimizde bunun doğal, kendiliğinden ve bize özgü olduğunu varsayıyoruz. Ancak bu varsayım sandığımız kadar sağlam olmayabilir.

Çünkü insan yalnızca düşünmeyi değil, hissetmeyi de öğrenir. Aynı olay karşısında iki insanın tamamen farklı duygular yaşaması genelde rastlantı değildir diye düşünüyorum. Birinin öfkelendiği yerde diğeri suçluluk hissedebilir. Birinin kırıldığı bir durumda bir başkası hiçbir şey olmamış gibi davranabilir. Bu fark, yalnızca karakter meselesi değil, aynı zamanda öğrenilmiş bir duygusal alışkanlığın sonucu.

Bazı insanlar öfkelenemez. Çünkü onlara öfkenin tehlikeli olduğu öğretilmiştir. Bazıları üzgün olduğunu kabul edemez. Çünkü üzüntü zayıflıkla eşleştirilmiştir. Kimileri ise en küçük bir hatada bile yoğun bir suçluluk hissine kapılır. Çünkü kendini öncelemek, yaşam boyu ayıp sayılmıştır.

TÜRKİYE’NİN DUYGUSAL KODLARI

Türkiye gibi toplumsal kodların güçlü olduğu coğrafyalarda bu durum daha da belirginleşir. “Ayıp”, “günah”, “yazık”, “büyüğe saygı” gibi kavramlar yalnızca davranışları değil, duygulara da biçim verir. Birçok insan aslında öfkeli olduğu bir durumu ifade etmek yerine susmayı tercih eder. Bu suskunluk, sakinlik sanılır ama çoğu zaman bastırılmış bir duygunun başka bir biçimde ortaya çıkması olabilir.

Bu yüzden Türkiye’de birçok insan aslında üzgün de kendine üzülmeyi ayıp bulduğu için suçluluk hissediyor olabilir.

Çünkü duygular bastırıldığında ortadan kaybolmaz, yön değiştirir. İfade edilemeyen öfke, içe dönük bir huzursuzluğa, dile getirilemeyen kırgınlık sürekli bir gerginliğe dönüşebilir. Ve insan, ne hissettiğini değil, neyi hissetmemesi gerektiğini öğrenerek yaşamaya başlar.

Bu yüzden belki de bugün yaşadığımız birçok tartışma, fikir ayrılıklarından çok duygu farklılıklarından besleniyor. İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini değil, o düşüncelerle birlikte kurdukları duygusal dünyayı savunuyor. Bir eleştiri karşısında verilen sert tepki, çoğu zaman fikrin yanlışlanmasına değil, o fikrin dayandığı duygusal zeminin sarsılmasına verilen bir tepki. Çünkü bir fikri değiştirmek mümkündür. Ama bir duyguyu sorgulamak çok daha zor. 

Bu noktada sosyal medyanın etkisini de göz ardı etmek mümkün değil. Algoritmalar yalnızca ne düşüneceğimizi değil, nasıl hissedeceğimizi de şekillendiriyor. Sürekli tekrar eden içerikler belirli duyguları normalleştiriyor, bazılarını ise görünmez kılıyor. Öfke bulaşıcı hale geliyor. Mağduriyet bir kimlik formuna dönüşüyor. Hassasiyet, bir tür sosyal sermaye olarak dolaşıma giriyor.

Böyle bir ortamda duygular, bireysel deneyimler olmaktan çıkıp kolektif kalıplara dönüşüyor. İnsanlar yalnızca aynı şeyleri düşünmeye değil, aynı şekilde hissetmeye de başlıyor.

Bu da şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Gerçekten ne hissediyoruz?

İnsanın en büyük yanılgısı belki de bu: İç dünyasını kendine ait sanmak. Oysa çoğu zaman hissettiklerimiz bile bize ait değildir. Aileden, kültürden, çevreden ve içinde yaşadığımız dijital dünyadan süzülerek bize ulaşır. Biz de onları sorgulamadan sahipleniriz.

Peki insan, gerçekten kendi duygusunu tanıyabilir mi?

İlgili Konular: #sevgili #insan