Brecht’in ünlü oyunu “Sezuan’ın İyi İnsanı”nda, üç tanrı kendi aralarında anlaşıp yeryüzündeki iyi insanı aramaya çıkar; hepsi dünyada iyi insanın olabileceğini kanıtlamak istemektedir. Ne yazık ki hemen herkes onları geri çevirir. Koca şehirde onlara yardım eden tek bir kişi vardır: bir fahişe. Tanrılar da misafirperverliği için genç kadına iyi olmasının karşılığında bir servet bırakır. Ama genç kadın için işler yolunda gitmeyecek, iyilik yaptığı herkesten kazık yiyecek, en sonunda da toplumun kuralına ayak uyduracaktır. Çünkü sistem iyiliği saflık olarak sunmaktadır.
***
Büyük İskender’in Hint seferinden sonra yenilgiye uğradığını tarihçiler yazar. Gerçekten de orada âlemlere dalan İskender, aslında savaşmak yerine kendisine verilen hediyelerle ezilmiştir. Böylece iyilik karşısında bir anlamda alt olmuştur.
***
Bir gün tanrı Zeus’la oğlu Hermes iyi insan aramak için kılık değiştirerek dolaşmaya çıkar; çalmadık kapı bırakmazlar. Sonunda bir kulübede yaşayan yaşlı ve yoksul çifte rastlarlar. Karı koca ellerinde avuçlarında ne varsa onlara sunar. Yaşlı çift misafirlerinin tanrı olduğunu öğrenince yoksulluklarından mahcubiyet duyarlar. Bu küçük öykü bize iyi insanın kolay bulunamayacağını söyler. Ayrıca yoksullar, parayla gücü ellerinde tutanlara göre “iyi” olarak adlandırılabilir o döneme göre. Ne yazık ki modern dünya, yoksullara övgü sunabilecek bir alan değildir. Üstelik kapitalizm yalnızca finans alanını güçlendirerek çoğu insanda benlik yitimi yaratacak kadar uzmanlamıştır.
***
Richard Sennett, “Karakter Aşınması” kitabında 1910’lu yıllarda Ford Motor Şirketi’nin Highlight Park Fabrikası’nda çalışan işçilere hayli cömert bir ücret verdiğini yazar. O yıllarda otomobil sektörü zanaata dayalı, işçilerin motor ve kaporta üzerinde birçok karmaşık işlevi gerçekleştirebileceği bir endüstridir. İşçilerin büyük bir kısmı da vasıflıdır. Süreç içinde endüstrileşme geliştikçe vasıflı işçilerin yerini sözde uzmanlaşmış işçiler almaya başlar. Bu da “Ucuz adamlar pahalı makinalara ihtiyaç duyar” söylemini geliştirir. Süreçte her makine, insanı da işletmeye başlar. Çalışma hayatı dakikalar içinde programlanan bir yarışa dönüştürülür. Mikrometrik zaman hesapları çalışanların terfi ve gelecek planlarını etkiler. Kapitalizm, insan kobayların bu yeni düzene hızlıca uyum sağlayacağından emindir. Böylece rutin hayat standatları içinde kölelik rejimi de kabullenilir. Dahası sistem öylesine herkesi “departmanlar”a ayırır ki çoğunluk, “üzerinde çalıştığı ürün hakkında değişiklik yetkisi olmayan” uyuşturucu bir etki altına girer. Eğer bu rutin insanlığı alçaltıyorsa çalışma düzeninin doğasına saldırmak kaçınılmazdır. Ancak bu mümkün olamaz! Çünkü sistem insanı uyuşturmuştur.
***
Son süreçte ülkemizde birtakım sendikacıların kıstırılmasını tam da bu çelişki üzerinden okumak gerekir. Çünkü sermaye bir süre sonra denetim ağını artırır. Mesele ezen-ezilen çelişkisinin farkında olmaktan geçer. Öte yandan böyle bir düzene her zaman karşı çıkanlar olduğu kadar uyum sağlayanlar da olmuştur. Yeryüzü bunun için bedel ödeyenlerle doludur. Ancak her şeye rağmen yaşamanın değerini de bize şiir verir.
***
Ataol Behramoğlu, Barış Derneği davasından ceza aldığı dönemde yurtdışına kaçmak zorunda kaldığında, Atina’da Yunanlı devrimci şair Yannis Ritsos ile buluşur. Ritsos, biraz çaresiz gördüğü, evladı gibi sevdiği Ataol Behramoğlu’na “Hayatımız güzeldir” dedikten sonra şunu ekler: “Sana ‘hayat’ değil, ‘hayatımız’ güzeldir diyorum.” Ritsos’un vurgusu, halkının insanca bir düzende ve barış içinde yaşayabilmesi uğruna bedel ödemeyi göze almış bütün devrimcilerin hayatına dairdir.
***
İşte biz de büyük şair Ataol Behramoğlu’nun doğum gününü yarın 18.00’de Büyükada’da Taş Mektep’te kutlayacağız. Orada şairin Okan Toygar’la yaptığı söyleşi kitabı “Hayatımız Güzeldir”i de konuşacağız. Ve tam da onun dizeleri bize yaşamımızda yeniden nefes almamızı sağlayacak. Çünkü iyilik ve direniş, şiirin ta kendisidir. Tıpkı Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” şiiri gibi. Ne diyor Behramoğlu? “Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi/ sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten/ sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği/ insan saatlerce bakabilir gökyüzüne/ denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa/ yaşamak yeryüzünde onunla karışmaktır./ Kopmaz kökler sarmaktır oraya.”