Hikmet Çetinkaya

Beyaz Kuşlar...

15 Mayıs 2018 Salı

O sabah uyandığında sen yoktun yanında. Birden kaybolup gitmiştin.
Tüm gün bahçelerde dolaştı tek başına. Karaburun’da nergis topladı. Güneşi zaptetmeye kalktı mavinin içinde.
Karanlıktan korkardı. O yüzden yıldızları aradı gökyüzünde. Bir kadının maviş gülüşünü özledi. Çocuksu düşler kurdu durduk yerde.
Dedi ki:
Çünkü gece zamanın katranıdır / Gelip geçecek gibi değil omurgamdaki didişme / Çantamda sevişme askerleri / Harbin bittiğini söyle.”
Cahit’i aradı ama bulamadı...
Bir not düştü sararmış bir kâğıda:
Sevdiğim.
Önce kemir bu tel örgüleri gövdemden
Geç derimin altındaki tehlikeleri
Yürek kızgın bir kuma devrilmeden
Yokla beni
Hatıralarına dokunulmamıştı. Geleceğin serin suları ve göllerinde henüz sevgiler çoğalmamıştı. Kuğular el konmuş aşkı yaşatmaya başlamamıştı.
Geceydi, o korkuyordu...
Çünkü sen yoktun ve kaçmıştın...
Nergisleri vazoya koyarken o dayanılmaz sarmaşıklar hüznü acımasızca kamçılıyordu.
Gözlerin onun sularından hiç çekilmiyordu. Kısık bakışın, upuzun upuzun saçlarınla, boynundaki zümrüt gerdanlık onu perişan ediyordu.
Gitmiştin ve gelmeyecektin...
İkide bir Onat’ı soruyordu. Şişli ilkyaz bahçelerinde herkes kendine bir bahane dalı arıyordu. Deniz kıyısında bir kız çocuğu koşuyordu...
Birden gözlerini yumuyordu. İçindeki hüzün yumağı çığ gibi büyüyordu.
Rüzgâr mor fistanlı zamanın içindeydi. Bu güzel şarkı unutulacaktı.
Kıyımlar, acılar, kanlar içindeydi yaşadığımız günler.
Hele şu şiir onu bir yerlere alıp götürüyordu:
Kırmızı akşam yıldızının uçurtması / Bahar esintisiyle salınıyor / Omzunun beyaz kuşlarına / Dönüyor siste Japon elması

***

Güneşin solmaz çekirdeği yalnız doruklarda kalmıştı...
Yalnızlığın şarkısını çok eskilerden bilirdi. Kaçışları, terk edilişleri hep içinde atardı.
Artık Karaburun’dan topladığı vazodaki nergislerin gülümsediğinin bile farkında değildi...
Tıpkı Cemal Süreya gibi düş kurmaya başladı.
Dedi ki:
Biz seviştik Süveyş kanalı kapanmıştı
Ellerimizin balıkları bütün kanallardı
Beyaz kuşlar evlerin çatılarına kondu. Bir çocuk sapsarı saçlarıyla denize taş atıyordu. Bir kadın simsiyah saçlarını imbata karşı savuruyordu.
Sen yoktun ve gitmiştin...
Oysa o seni delice seviyordu...
O uzaktaki sevgiliye seslenmek istedi bir an Volfgang von Goethe’nin yalnız kalan tanrısını düşündü sonra.
Dedi ki:
Seni kaybettiğim söyle gerçek mi? / Ey güzel beni bırakıp gittin mi? / Her name, her söz kulaklarımda / Hâlâ bugün gibi çınlayıp durmada...”
Çevresi karanlıktı ve o karanlıktan çok korkuyordu...
Egito Gonçalves’e çağrıda bulundu:
“Açlıktan için kazınırken / hangi ay ışığı? Hangi sevda, söyle bana? / Neyle beslenmesini isterdin sevdanın?”

***

O sabah uyandığında sen yoktun...
Sahi niçin haber vermeden kaçıp gitmiştin hınzırca?
Ya çok seviyordun ya hiç sevmemiştin!
Karaburun’dan topladığı nergisler ona gülümsüyordu acı bir katran karasının ortasında...
Ama sen artık yoktun!
Ne demiştin haziran ortasında o minnacık parmaklarını dokundururken ona:
Dokunmaksa eğer aşk / Ansızın seni özlemek denize bakarken / İçinde çılgın bir yürek taşımaksa / Dünyaya daha güzel bakabilmekse eskisinden / Hiç sapsız ve kaygısız öylece sevebilmekse eğer / Ve haykırabilmekse sevdiğim herkese / haykırıyorum işte...
Beyaz kuşlar gökyüzünde ona sesleniyordu, bir kadın belki onu izliyordu...
Sen yoktun çünkü kaçmıştın...
O ise dünyanın ağırlığının aşk olduğuna inanmıştı...
Allen Ginsberg’ün, Attilâ İlhan’ın, Edip Cansever’in dizelerinde kaçan “o şımarık kız” gerçekten sen miydin?
O tek başınaydı. O bir kaçışın ardından sadece yarım kalan suluboya resmine bakıyordu..


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Aşklar ve sevinçler... 9 Eylül 2018
Hoşça kal hüzün... 6 Eylül 2018
Bir garip yolcu... 4 Eylül 2018
Sevda düşleri... 2 Eylül 2018