Doksan yaşına bastığı 2023 yılında yitirdiğimiz Duygu Sağıroğlu, Türk sinemasının hem eğitmen hem yönetmen bir büyük ustasıdır. 1959’da Atıf Yılmaz’ın filmlerine yaptığı sahne dekorlarıyla girdiği Yeşilçam’ın altın çağında, 20’den fazla filme senarist ve yönetmen olarak imza atmıştır. 1965 yapımı Ben Öldükçe Yaşarım, yerli sinemamızdaki toplumsal gerçekçi akımın cesur bir öncüsüdür.
1980’li yıllarda, yakın arkadaşım Serra Yılmaz’ın tanıştırdığı Deniz Türkali ve Atıf Yılmaz’ın evinden çıkmaz olmuştum. Atıf Yılmaz ile dostluğum ve onun sayesinde tanıdığım sanatçılarla zenginleşen sinema çevrem; yıllar içinde hayal dünyamı genişletti, edebi biçemime renk kattı. Duygu Sağıroğlu’nun dostluğunu da orada kazandım. Dinleyenlerin gözünden yaşlar getiren kahkahalı sohbetine doyum olmazdı.
Bir gece, söz nedense deve adlı hayvandan açıldı. Atıf, Duygu’ya “Senin de bir deve kâbusun vardır” dedi.
SU BİTMİŞ, KANAL KALMIŞ
Karadeniz uşağı Duygu, yönettiği hangi film sürecinde deve kâbusunu yaşadığını tam anımsamıyordu ama 1972’de çektiği Leyla ile Mecnun olabilirdi. İşte o çekim öncesi, Antalya civarını keşfe çıkmıştı. Asistanı Cem Kabaağaç’la birlikte, yanlarına yöreyi bilen birkaç köylü de alıp çekim mekânı arıyorlardı.
Sonradan Oymapınar Barajı’nın kurulduğu yere yakın bir tepede, Romalılardan kalma bir dehlize rastladılar. Çağdaş belediyelerimizin ne yazık ki yanlarına çırak bile çıkamayacağı Roma yerel yönetimi; antik çağlarda dağı delip muazzam bir su kanalı açmıştı. Zamanla su bitmiş, taş kanal kalmış, kimi yan duvarları yıkılmış ve uçuruma açılıyor ama dağın bir yamacını ötekine bağlayan geçit, öylece duruyordu.
YOK DEME, VAR DEVE!
Eni boyu bir adamın rahatlıkla ama iki adamın zor sığacağı Roma dehlizi, sinemacıları elbette etkilemişti. Girdiler içine. Duygu Sağıroğlu ve Cem Kabaağaç önde, köylüler arkada başladılar tek sıra halinde yürümeye.
Bir süre sonra köylüler epeyce geride, yönetmen ve asistanı önde yalnız kaldılar. Yer yer uçurum görünen yıkıntılardan sızan ışıkla ilerleyebildikleri karanlık dehlizde, ansızın ürkütücü sesler duyuldu.
Gürültünün düzenli temposu, ayaklardan çıktığına dair kuşkuya yer bırakmıyordu. Bizim iki kafadarın o sırada düşünemeyeceği kadar büyük bir hayvana ait olduğu için de çıkardığı ses dehşet vericiydi.
DEHLİZDE RÖVEŞATA
Yürekleri ağza gelen Duygu ve Cem, “Ne geliyor?” korkusuyla titrerken karşılarına onlara doğru koşan bir deve çıkmasın mı?
Duygu Sağıroğlu anlatıyor: “Devenin dehlize nasıl girdiği, nasıl sığdığı meçhul. Duvara yapışıp yol versek bile bizi ezmeden geçemeyeceği kesin!
Başladık geriye dönüp kaçmaya. Hem koşuyor hem de arkadan gelen köylüleri uyarmak için ‘Deve geliyor, deveee!’ diye bağırıyoruz. Deve de bizim sesimizden ürktü, koşuyoruz diye daha da hızlandı, lap lap peşimizde...”
Yönetmen ve asistan, “Deve geliyor” diye bağıra çağıra kaçarken dehlizin yıkık duvarlarında uçuruma düşmeden durabilecekleri bir boşluk bulup sığındılar.
Deve geçip gittikten sonra ardından seğirtip köylülere bir şey oldu mu diye endişeyle koşarken bir de ne görsünler? Deve geri dönmüş, yine karşıdan ve lap lap üstlerine geliyor...
DEVE RİCATI
Çünkü köylüler deveyle karşılaşınca taş, toprak, sopa ellerine ne geçerse kullanarak onu geri püskürtmüşler. Koca hayvan daracık dehlizde nasıl ters yüz olabildiyse geldiği yoldan dönüyor, canını kurtarmak için koşuyor artık.
Gülmekten boğulurken sevgili Duygu Sağıroğlu’na devenin ikinci ve ters yöndeki seferini nasıl atlattıklarını soramadım. Kuşkusuz yine aynı kovuğa sığınarak savuşturmuşlardır belayı.
Ya siz, Ege’de zeytinlikleri sökülen, sahillerine, dağlarına bir bir el konan köylülerimiz; ülke sathında tapulu arazilerine, konutlarına çökülen kentlilerimiz... Üzerinize gelen deveyi görmüş müydünüz?
MEYDAN EŞİKSİZ, SIKLET EŞİTSİZ
Korku tünelinde biz öndeydik. Lap lap ayak seslerini duymuştuk, bağırdık, çağırdık, uyarmaya çalıştık. Kiminiz duymadı, kiminiz dinlemedi, hatta inanmadınız.
Sırtını sıvazlayıp alkışlayarak arkasından koşturduğunuz deve, 2002 yılından beri sizlerden gördüğü yoğun tezahüratla biz aydınları silindir gibi ezdi geçti. Şimdi sizin karşınızdan geliyor, yoluna çıkanı deviriyor, malınızı silip mülkünüzü süpürüyor.
Biz bağırıp çağıranlar, korku tünelinde bir avuç insanız. Bir kovuğa sığınır, geçip gitmesini bekleriz yine, alışkınız.
Ama siz kalabalıksınız, kovuğa movuğa da sığmazsınız.
İşte tünel, işte deve. Güreş başladı, sıklet farkı var.
Hamudu nasıl savuşturacaksınız?