Adaletin terazisi kimin elinde?
Murat Ağırel
Son Köşe Yazıları

Adaletin terazisi kimin elinde?

30.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bugün sizinle adalet üzerine biraz dertleşmek istiyorum.

Çünkü inanılmaz bir dönemden geçiyoruz.

Son yıllarda herkesin en büyük derdi geçinmek ve adaletsizlik duygusuyla baş etmek.

Halbuki tarih boyunca ikisi de birbirini besleyen kavramlar.

Bakın adalet, yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değildir; bir toplumun birbirine duyduğu güvenin, devletle kurduğu ilişkinin ve geleceğe dair beslediği umudun temelidir.

Bugün ise gazeteciler, siyasetçiler, iş insanları, akademisyenler ve sıradan yurttaşlar aynı soruyu soruyor:

“Başımıza bir şey gelirse hakkımızı gerçekten hukuk yoluyla arayabilir miyiz?”

Bu sorunun cevabı, ne yazık ki toplumun önemli bir kesimi için artık eskisi kadar net değil.

Adalet duygumuzu kaybediyoruz. Bu duyguyu kaybettikçe yoksullaşıyor, yoksullaştıkça da adalet duygusunu daha da kaybediyoruz.

Aristoteles, adaleti “devletin ruhu” olarak tanımlıyordu. Montesquieu ise yargının bağımsız olmadığı yerde özgürlüğün de yaşayamayacağını söylüyordu. Bugün Türkiye’de tartışılan mesele tam da budur:

Adaletin terazisi gerçekten eşit mi tartıyor?

Yoksa aynı suç karşısında farklı insanlara farklı ağırlıklar mı yükleniyor?

Bu güvensizlik bugünün meselesi değildir. Hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiriyor.

Hepimiz yaşayarak gördük ki 2007 sonrasında FETÖ kumpaslarıyla başlayan süreç, yargının bir silah olarak kullanılabileceğini gösterdi.

O günlerde hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku işletildi. İnsanlar, mahkeme salonlarında değil, siyasi hesaplaşmaların sahnesinde yargılandı.

Sonrasında gerçekler ortaya çıktı.

FETÖ mensupları deşifre edildi.

Kumpaslar çöktü.

Ve toplum, doğal olarak “Artık hukuk sopasıyla değil de terazisiyle konuşulur” diye umut etti.

Fakat bugün geldiğimiz noktada, farklı gerekçelerle de olsa aynı güvensizlik duygusunun büyüdüğünü görüyoruz.

Tutuklama, hukukun dilinde bir tedbirdir; cezalandırma yöntemi değildir.

Roma hukukundan bugüne kadar masumiyet karinesi, medeni dünyanın en büyük kazanımlarından biri olarak kabul edilmiştir. İnsanlar hüküm verilmeden suçlu ilan edilemez.

Ancak bugün, kimi zaman tutuklamanın fiilen cezaya dönüştüğü, hatta mahkeme kararıyla verilecek muhtemel cezanın bile üzerinde bir yaptırım aracına dönüştüğü örneklerle karşılaşıyoruz.

Bir ya da iki yıl ceza alacak insanların, tüm itirazlara rağmen aylarca, yıllarca cezaevinde tutulduğu bir düzenden söz ediyoruz.

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, hukuki öngörülebilirliğin giderek ortadan kalktığı bir dönem yaşıyoruz.

Yargıtay’ın bile üst mahkeme kimliği yok edilmek isteniyor. Kararlarıyla denetleyici merci olması istenmiyor.

İstinaf kararları son nokta olsun isteniyor.

Fakat madalyonun diğer yüzü daha da düşündürücü.

Çünkü bazı insanlar için hukuk son derece sert işlerken bazıları için adeta görünmez hale geliyor.

Anlatayım.

Mesela Amar Sun dosyası...

İddialara göre İzmir’de kurdukları çağrı merkezleri aracılığıyla Alman vatandaşlarını dolandıran, elde edilen gelirleri havala sistemi ve kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye taşıyan bir örgüt...

Alman polisi tarafından tespit edilen, Türk Emniyet’i ve savcılığın yürüttüğü soruşturma sonucunda çökertilen bir yapı...

Operasyonlarda milyonlarca Avro ve dolar, altınlar, silahlar, oteller, onlarca araç ve yüzlerce gayrimenkule el konuluyor.

Mahkeme, toplam 1128 yıl hapis cezası veriyor.

478 milyon lirayı aşan para cezaları kesiliyor.

Sonra ne oluyor?

Karar bozuluyor.

Ve herkes tahliye ediliyor.

Bir başka örnek...

Ankara Adliyesi’nde bazı savcılara ait UYAP şifrelerini kullanarak dosyaları kapattığı iddia edilen bir zabıt kâtibi...

Silahlı terör örgütüne üyelikten, rüşvetten, resmi belgede sahtecilikten, suç delillerini yok etmekten, bilişim sistemine girmekten toplam 27 yıl 2 ay hapis cezası alıyor.

Fakat yurtdışına çıkış yasağıyla tahliye ediliyor.

Bir başka dosya...

Yasadışı bahis baronu Veysel Şahin.

Bir mahkeme tahliye kararı veriyor.

Savcılık itiraz ediyor.

Aynı mahkeme yeniden toplanıyor ve bu kez, “Sehven karar verdik” diyor.

Adalet tarihinde belki de en ağır kelimelerden biridir bu:

Sehven...

Çünkü adalet, sehven dağıtılamayacak kadar kutsal bir kamu yetkisidir.

O süreçte iki adamı tahliye ediliyor ve yurtdışına kaçıyor.

Kendisi ise farklı dosyalardan toplam onlarca yıl hapis cezası almasına rağmen, cezaevinde kaldığı süre dikkate alınarak tahliye ediliyor.

Üstelik daha sonra yurtdışına çıkış yasağı da kaldırılıyor.

Bugün ise faaliyetlerini yurtdışında sürdürdüğü iddia ediliyor.

Diyarbakır’da organize suç örgütü liderliği, adam öldürmeye azmettirme, tefecilik, kamu arazilerini işgal etme ve TOKİ ihalelerine fesat karıştırma suçlarından 23 yıl ceza alan Cengiz Koyun’un tahliye edilmesi de aynı tartışmanın başka bir boyutu.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bir tarafta ağır cezalara rağmen özgür kalanlar...

Diğer tarafta, alsa bile bir gün dahi yatmayacağı suçlardan dolayı aylarca, yıllarca cezaevinde bekleyen insanlar...

İşte toplumun vicdanını yaralayan tam da bu çelişkidir.

Çünkü adalet, yalnızca kanunların uygulanması değildir.

Adalet, toplumun ortak vicdanının devlette vücut bulmuş halidir.

Terazi, bir tarafa göre ağır, diğer tarafa göre hafif gelmeye başladığında insanlar artık hukuka değil, kadere sığınmaya başlarlar.

Ve bir ülkede insanlar haklarını mahkemelerde değil, güç dengelerinde aramaya başlıyorsa orada yalnızca hukuk değil, devlet fikri de yara alır.

Bugün asıl mesele şudur:

Adalet, gerçekten kör müdür?

Yoksa artık kimin önünde durduğunu görebilecek kadar seçici mi olmuştur?