Siyasal yönetim hakkı ile ilgili kabuller ve varsayımlar uzun yıllardır kullanılmalarına karşın, onlarla ilgili yanlış anlamlar ortadan kalkmamaktadır. ABD anayasasını yapanlar, “biz halk olarak” diye yazdıklarında yalnızca beyaz derili, mülk sahibi, orta yaşlı erkekler bu “halk” tanımının kapsamında kabul edilmişti. 18. yüzyılın sonundan itibaren tüm erkekler, kadınlar, gençler ve işçilerin halkla ve seçmenle olan ilişkisi tartışılmaya devam etmişti.
İki yüzyıldır süren siyasal mücadeleler sonunda halk tanımına kadınların, tüm toplum sınıflarının ve nihayet belirli bir yaşın üzerindeki tüm yurttaşların dahil olmasıyla sonuçlandı. Ancak, bu aşamada yeni sorunlar ortaya çıkmaya devam etti.
Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme seçimlere katılma olmakla birlikte, bu uygulamada da sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan çağdaş genel halk oylaması 1799 Fransız Referandumu’dur. Bu referandum General Napolyon Bonaparte’ın parlamentoyu es geçerek ve sonra imparator olarak tek başına siyasal yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasının yolunu açtı. Referandum böylece halkın oyuyla temsili demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanıldı. Ancak demokratik bir anayasa içinde, siyasal katılma, temsil, muhalefet uygulamalarını zedelemeyecek biçimde referandumlara yer verilirse, demokrasiyle uyumlu olarak referandumlar kullanılabilir. Yoksa, her referandumun halk oyunu demokratik kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek hatadır ve bunun otokrasiye giden bir yol olabileceği unutulmamalıdır.
ORTAK KOLEKTİF İRADE
Benzer bir yanılgı da, J. J. Rousseau’nun halkın “volonte general”e (genel irade), ortak kollektif bir iradeye (milli irade) sahip olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır.
İrade bireye özgüdür. Seçmen olan kişinin iradesini yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıttığı kabul edilir. Sonra tek tek yapılmış olan oy tercihleri toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar hesaplanır. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret eder? Bu sorunun bilimsel yanıtı olarak hem sosyal bilimciler, hem hukukçular ortak bir kollektif irade olmadığına işaret etmişlerdir. Ortak kollektif irade demek, tüm seçmenlerin topluca, kendiliklerinden aynı tercihi yapmaları demektir. Bu durumda seçmenlerin yüzde 100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır, tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum yalnızca tek bir aday veya partinin katıldığı, adil ve hakça olmayan, muhalefetin bulunmadığı otokrasilerdeki plebisit içeriğindeki seçimlerde bazen mümkün olmaktadır.
Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Bu durumda ortak kollektif iradenin oluşmasının da kamu politikalarına uyarlanmasının da mümkün olmadığı Joseph Schumpeter gibi iktisatçılar veya Alfred Cuzan gibi siyaset bilimciler tarafından saptanmıştır.
SEÇİM VE DEMOKRASİ
Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte, bir toplumun geçmişi ve geleceğini de kapsayan bir siyasal tasavvuru içerir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, fiilen ve hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur.
Demokrasilerde hükümetlerin azınlık seçmenlerin oyuyla seçildiği Cuzan’ın araştırmalarında saptanmıştır. Halk yönetiminin demokrasi olarak çalışması etkili bir muhalefetin mevcut, denge ve denetleme kurumlarının güçlü, iktidarların hesap verebilmesinin mümkün olduğunda söz konusudur. Seçim yapılması, halk iradesinin ortaya çıkmasını garanti etmediği gibi, iktidarların her zaman halk için çalışmasını da garanti etmemektedir. Nitekim günümüzde, başta ABD ve Avrupa’nın pekişmiş demokrasileri olmak üzere, adil ve hakça seçimlerle hükümetler kurulduğu halde yalnızca varsıl bir kesime hizmet eden politikalar uygulayan birer plutokrasi görüntüsündedir. Oysa demokrasi yalnızca halkın halk tarafından yönetimi değildir; aynı zamanda herhangi bir kesim için değil; halk (kamu) için de yönetimidir.
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu