20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın ilk çeyreği arasında dünyaya hâkim olan fikirlerden biri hareketti.
Daha iyi bir eğitim için başka bir kente gitmek, daha iyi bir iş için başka bir ülkeye taşınmak, yeni fırsatların peşinden koşmak... Küreselleşme yalnızca malların ve sermayenin değil, insanların da hareketini teşvik eden büyük bir anlatı sundu. Yer değiştirmek cesaret, hareket etmek özgürlük, yeni başlangıçlar yapmak ise başarı göstergesi olarak kabul edildi.
Gerçekten de milyonlarca insan hareket etti. Kimi savaşlardan kaçtı, kimi ekonomik fırsatların peşine düştü, kimi yalnızca daha iyi bir yaşam kurmaya çalıştı. Uçaklar ucuzladı, iletişim teknolojileri dünyanın farklı köşelerini birbirine bağladı. Bir süre için dünya, sürekli hareket eden insanların çağına girmiş gibi görünüyordu.
Ancak ilginç bir biçimde, hareketliliğin arttığı bir dönemin sonunda dünyanın birçok yerinde yeniden yerleşiklik özlemi ortaya çıktı.
Bugün Avrupa'dan Amerika'ya kadar birçok ülkede yükselen göçmenlik karşıtı söylemler yalnızca sınırlarla ilgili değil. İnsanlar aynı zamanda kaybettiklerini düşündükleri bir istikrar duygusunu da arıyor. Mahallelerin değişmesi, iş yaşamının güvencesizleşmesi, konut krizleri ve hızla dönüşen şehirler birçok insanda kendi hayatı üzerinde kontrolünü kaybettiği hissini yaratıyor.
Belki de bu yüzden günümüzün en büyük ikilemlerinden biriyle karşı karşıyayız: Hareket etmeyi kutsayan dünya, yeniden yerleşik bir yaşamın özlemini çekiyor.
YETİŞKİNLİĞİN TANIMI
Bu çatışmanın merkezinde ise Z kuşağı duruyor.
Çünkü önceki kuşaklar için yetişkinlik çoğu zaman bir eve, bir işe ve bir mahalleye yerleşmek anlamına geliyordu. Bugünün gençleri ise ev sahibi olmanın giderek uzaklaştığı, kiraların yükseldiği ve iş hayatının daha geçici hâle geldiği bir dünyaya adım atıyor.
Bu nedenle Z kuşağının yerleşiklikle kurduğu ilişkiyi yalnızca bir tercih olarak okumak eksik kalabilir. Gençler gerçekten özgürlüğü mü seçiyor, yoksa yerleşik bir hayat kurabilecekleri zemini bulmakta mı zorlanıyorlar?
Uzun yıllar boyunca "ev", dört duvardan fazlasını ifade etti. Güvenlikti, süreklilikti, aidiyetti. İnsan yalnızca bir adreste yaşamaz; aynı zamanda o adresin çevresinde bir hayat kurardı. Aynı komşularla karşılaşır, aynı sokaklardan geçer, aynı mahallede yaşlanırdı.
Bugün ise ev fikri giderek daha akışkan bir hâl alıyor.
İnsanlar daha sık kent değiştiriyor. İşler daha kısa süreli. İlişkiler daha hareketli. Birçok genç için yaşam, birbirine eklenen geçici duraklardan oluşuyor. Bu nedenle ev artık yalnızca fiziksel bir mekân olmaktan çıkıyor. Kimi zaman bir arkadaş çevresine, kimi zaman bir topluluğa, kimi zaman da dijital dünyada kurulan ilişkilere dönüşüyor.
YERLEŞİK YAŞAM
Belki de bu yüzden Z kuşağının "ev" ile kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışırken onu yalnızca konut fiyatlarıyla açıklamak yeterli değil.
Çünkü konu sadece ev sahibi olamamak değil. Mesele, yerleşik bir yaşam fikrinin de dönüşüyor olması.
Bir yandan küresel ekonomi insanlardan daha esnek, daha hareketli ve daha uyumlu olmalarını bekliyor. Diğer yandan insan zihni hâlâ aidiyet, süreklilik ve tanıdıklık arıyor. Teknoloji bizi hareket ettiriyor ama psikolojimiz hâlâ bir yere kök salmak istiyor.
Belki de bu yüzden dünyanın birçok yerinde yükselen yerleşiklik özlemi ile genç kuşakların aidiyet arayışı aynı hikâyenin farklı parçaları.
Çünkü göçmenlik karşıtlığının yükseldiği, sınırların yeniden konuşulduğu bir dünyada asıl mesele yalnızca kimlerin hareket ettiği değil, kimlerin yerleşebildiği olabilir. Ve belki de 21. yüzyılın en büyük ayrıcalığı artık seyahat etmek değil. Bir yere ait hissedebilmek.