Geçtiğimiz yüzyıl başında dünya iki büyük paylaşım savaşından kan, acı ve gözyaşıyla çıktı. Ardından da egemenler soğuk rüzgârlar arasında kalsa dahi bölgesel çatışmalar dışında yaygın bir savaş düşüncesine kendini kaptırmaktan kaçındı. Zaten çoktan sömürge düzeni başkalaşmış, toprak yerine üretimi ekonomik olarak kontrol altında tutmak yeni bir modele dönüşmüştü. 90’lardan itibaren tek merkezi ABD olan dünyada, Dünya Bankası’ndan IMF ve BM’ye, hatta farklı uluslardan piyasa ağına bağlı finans kurumlarına kadar birbiriyle organik ilişki içindeki yapılar küresel etki alanı oluşturarak yeni bir düzene muazzam bir kapital uzlaşı ile geçtiler. Zaten böyle bir sistemde ise kendi devlet alanına toprak katmak değil, toprağı kendine bağımlı hale getirmek temel koşul oluverdi. Yani güçlü ülkenin eski tip imparatorluklarda olduğu gibi bir ülkeyi kendi topraklarına katmasına gerek yoktu. Yeni kuracağı düzende o bölgede ekonomik denetimini sağlaması yeterli olacaktı. Bunun için de yeni oyunlar kurgulandı. Kapitalin çığırından çıkan canavarlığına rağmen bir süreliğine de olsa toplumsal histeriyi baskı altında tutmasının güçlü formülleri vardı: daimi barış konferansları, ülkeler arasında ticaret anlaşmaları, ülkeler arası ekonomik birlikler vs. Bunlar da yeni bir kapital sistemin anahtarını veriyordu bize.
***
Ancak bu tek odaklı görünmeyen yeni sömürü sisteminin insanı alaşağı edeceği belliydi. Nitekim şu anda dünyanın genel olarak yaşadığı toplumsal deliliğin sadece kitlelerin mantıklı düşünme yetisini kaybetmesiyle ya da aşırı grup dinamiklerine sığınmasıyla açıklanamayacağı kesin. Ardında baskı altına alınmış bir dünyada yaygınlaşmasını kısmi olarak tamamlamış yeni modelin de tıkanması yatıyor belli ki. Doğal olarak belirsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda sürekli korku, kaygı, otoriter lider, sosyal medya algoritmalarıyla desteklenen toplumsal delirium geçer akçe haline geliyor. Böylece rasyonel olmayan eylemlerle bütünleşen güruhların önü açılıyor.
***
Umberto Eco, “Yeni Bir Ortaçağa Doğru” yazısında yeni bir kıyamet tasarımından söz eder: Amerika’da güçlü ve günler sürecek elektrik kesintisinin ardından günlük yaşamın akışı değişecek, güvenliğin olmadığı bir iklimde insanlar ateşli silah kullanmaya başlayacak, ortalığa yayılan cesetler nedeniyle çıkacak salgın hastalıklar dünyayı kasıp kavuracak, bunalıma sürüklenen siyasal yaşam acımasız bir McCartyciliği dayatacak, tek ve büyük bir diktatörlük kurulacak, savunusuyla olası senaryosunu ince ince işler. Aslında Eco, bu tezini İtalyan düşünür Roberto Vacca’dan alır. Amacı beklenmedik bir çöküşe karşı yeniden “rönesans”ı gerçekleştirmek adına gerekli uyarıları yapmaktır. O, bilimsel ve teknik bilgilerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için gerekli hazırlıkların mutlaka başlaması gerektiğinden dem vurur. Çünkü otokrasi akıldan ve bilimden nefret eder. Bugünün dünyasında karanlığa karşı mücadele planı ise Eco’nun vurguladığı biçimiyle eskimiş dünyanın sembolleriyle yapılamaz.
***
Buna karşın Eco’nun tezinin kısmen gerçeğini yaşarken dünyanın hemen her yerinde ırkçılığın ve milliyetçiliğin dalga dalga yayılmasının karşısındaki derin çaresizliği duyumsuyoruz. Avrupa’da, deyim yerindeyse yanıbaşımızda, aşırı sağın yükselişine tanık oluyoruz. Artık iktidarı sallayabilecek bir milliyetçilik Fransa’yı bile esir almış durumda. Amerika’da Trump rüzgârı hemen her şeyi önüne katmış sürüklüyor. Böyle bir noktada dünyanın ekolojik dengesini savunmak lanetlenmekle eş duruma geliyor; kadın ve hayvan hakları alaşağı ediliyor, din, kapitalistlerin batışına karşı muazzam bir ilaç olarak satışa sunuluyor. Bizi asıl endişelendiren ise önümüzdeki on yıllar içinde yeni dünya düzeninin nasıl kurulacağı. Bildiğimiz tek şey var: Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak!
***
İki büyük çıkarım karşımızda duruyor: Bunlardan ilki şu an yaşadıklarımızı aratacak özellikte. Yaşanan bunalımın yükünün, “İtaat et!” dayatmasıyla bütünleşerek yine emekçi sınıfların üzerine yıkılacağı, yoksul halka sunulan acı reçetenin var olan sıkıntıları katmerleyeceği, ulusların belki de yakın gelecekte göçmenlere karşı sınırlarını kapatması ya da denetimi olanca büyüklüğüyle artırmasıyla birlikte “milliyetçilik” dalgasının büyüyeceği ve daha otoriter bir sistemin dünyaya hâkim olacağı savı. Şunu çok iyi biliyoruz ki ütopya düşüncesinin hemen yanında distopya düşüncesi yer alır.
İkincisi ise fazla ümitvar: Kapitalizm hastalığının son evreye geldiği... Önümüzdeki küresel krizlerle ekonomik çöküşün hızlanacağı... Devletlerin insani olarak sunduğu barbarlık kılıfının mızrağa sığmayacağı... Yeniden sosyalizmin inşa edilmesi adına kimi sınıfların güzellik uykusundan uyanacağı savı... Şimdilik bu savın gerçekliğini tartışmaya bile açamıyoruz. Çünkü bu sürece gerçek anlamda karşı koyabilecek tek gücü elinde barındıran sosyalistler de henüz yeni dünya düzenini çözmeye çalışmakla meşguller!
***
Bu geçiş döneminin sancılı dengesizliğini yaşayan tek ülke değiliz. Burada önemli olan, böyle kaotik ortamda nasıl bir örgütlenme içine gidilmeli? İşin insanı çaresiz bırakan yanı şu: Otokrasinin hâkimiyetinde çok bilinen örgütlenme biçimleri iflas ediyor. Öyleyse hükümetleri “tutarlı politikalara” zorlamak, olabildiğinde “eleştiri” sınırını açık tutmak, insanı insan yapan değerleri savunmak, kültür ve sanata yüksek pay ayrılması için diretmek, iş güvencesi olmayan emekçiye sahip çıkmak, kepenklerini indiren esnafın yanında yer almak nasıl mümkün olacak?
***
Böylesine büyük bir geçişin ortasında bizler koca dünyadaki yeni sömürü düzeninde bir iğnenin başı gibiyiz.
Ama iki farklı son var bizleri bekleyen:
Ya insanlık kazanacak ya da bir avuç azınlık insanlıktan çıkmış kitlelere denetimi daha da sıkılaştıracak!