AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan, CHP’li belediye başkanları ve 38. olağan kurultay ile ilgili “yargı” süreçlerinin hiçbir yerinde olmadıklarını, bunların CHP’nin iç çekişmeleriyle ilgili olduğunu, yaklaşık bir yıldır, defalarca söylemektedir.
Bu iddia, yargı bağımsızlığıyla ilgili anayasanın 138. maddesi AKP iktidarı tarafından 2007 yılından beri kronik bir biçimde ihlal edildiği için, gerçekleri yansıtmamaktadır.
Anayasanın 138. maddesinde şu ifade yer alır:
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Oysa bu maddenin ihlal edildiğine dair son yirmi yılda birçok örnek bulunmaktadır. “Ergenekon”, “Balyoz”, “Oda TV”, “Casusluk” kumpas davalarındaki tutuklamalar, “Gezi” protesto eylemleriyle ilgili tutuklamalar, HDP’li bazı yöneticilerin tutuklanmaları, iktidarı eleştiren gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin, siyasetçilerin, sivil toplum örgütü yöneticilerinin, vatandaşların tutuklanmaları, bunlara dair örnekler arasında sayılabilir.
CHP’ye yönelik kumpas operasyonlarının da bunların arasında olduğu, hem iddianamelerin zayıflığından, hem masumiyet karinesi ilkesinin yok sayılmasından, hem istisna olması gereken tutuklu yargılama yönteminin uygulanmasından, hem operasyonların CHP’li belediyelerle sınırlı olmasından, hem de operasyonların CHP’nin yerel seçimlerde kazandığı zaferlerle birlikte başlamış olmasından dolayı, son derece açıktır.
Nitekim kamuoyu araştırmalarına göre de halkın çoğunluğu, bu operasyonların hukuki temellerinin olmadığına, AKP’yi iktidarda tutmak amacıyla yürütüldüğüne inanmaktadır.
***
Öte yanda, Erdoğan’ın iddiasında bir doğruluk payı da vardır. Çünkü CHP’nin kendi içinde, hırslarına, kinlerine, öfkelerine, çıkarcılıklarına, yalancılıklarına, iftiracılıklarına, kötü niyetlerine yenik düşen ve hem partilerine hem de vatanlarına ihanet eden kişiler olmasaydı, AKP yargı bağımsızlığını ne kadar ihlal ederse etsin, AKP’nin eline bir malzeme verilmemiş olurdu, yargı bağımsızlığının ihlal edilmesi bu kadar kolay olmazdı!
CHP 1992 yılında yeniden açıldıktan sonra CHP’yi yönetenler, CHP içinde, niteliğe, liyakate, ideolojik temele ve partinin ilkelerine göre bir kadrolaşma gerçekleştirmiş olsalardı, bugün yaşananların hiçbirisi yaşanmazdı!
CHP doğru dürüst bir kadrolaşma gerçekleştirmiş olsaydı, ne Kemal Kılıçdaroğlu gibi birisi genel başkan olabilirdi, ne de Kemal Kılıçdaroğlu, AKP iktidarıyla işbirliği yaparak, CHP’yi imha etme operasyonunun bir parçası olabilirdi!
CHP doğru dürüst bir kadrolaşma gerçekleştirmiş olsaydı, CHP’li belediye başkanları partilerinden istifa edip, AKP’ye transfer olmazlardı!
CHP doğru dürüst bir kadrolaşma gerçekleştirmiş olsaydı, CHP’nin eski yöneticilerinin güdümündeki bazı üyeler ve kişiler, belediye başkanlarına ve parti yöneticilerine iftira atarak, AKP’nin hukuk dışı operasyonlarına hizmet etmezlerdi!
Ne yazık ki, hem belediye başkanları üzerindeki operasyonlar hem de “mutlak butlan” kararı, CHP’deki kadroların onlarca yıldır ne kadar yanlış bir biçimde oluşturulduğunu ortaya çıkarmıştır!
***
CHP’yi bundan sonra yönetecek olan kişiler veya yeni bir parti kurabilecek olan CHP’liler, bütün bu yaşananlardan ders alırlar mı, o da belirsizliğini korumaktadır.
CHP kendi içindeki yapısal sorunları çözmeden, iktidar da olamaz, etkili bir muhalefet partisi de olamaz.
Bu nedenle CHP’lilerin bir taraftan AKP’ye karşı mücadele verirken, bir taraftan da kendi içindeki derin yapısal sorunları çözmeleri mutlak bir zorunluluktur.
CHP’yi gelecekte yönetecek olanlar, 1920’lerde ve 1930’larda Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı gibi, 1940’larda, 1950’lerde ve 1960’larda İsmet İnönü’nün yaptığı gibi, 1970’lerde Bülent Ecevit’in yaptığı gibi, nitelikli ve ilkeli kişilerin partide egemen olmasını sağlamalıdırlar!