Türk siyasetinin kronikleşmiş sorunları - Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Türk siyasetinin kronikleşmiş sorunları - Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU

04.12.2023 03:00
Güncellenme:
Takip Et:

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti ölçekleri bakımından içine düştüğü hazin durumun ve son seçimler ile halkoylamalarında ikiye bölünmüş bir toplum görüntüsünü yaratan kutuplaştırmanın nedenlerini ve sorumlularını sorgulamak gerekir. Kanımca bütün bu sorunların ana kaynağı, Türkiye’de ve özellikle Türk siyasetinde “yöneten demokrasi” anlayışının benimsenememiş olmasıdır. 

Siyaset bir yönetme sanatı olduğuna göre, demokrasiyle yönetememe sorununun birinci derecede sorumlusu da iktidar ve muhalefetiyle siyaset kurumudur. 

YÖNETEMEME SORUNLARI

Türkiye’nin fiilen çok partili siyasi hayata geçtiği 1950’den bu yana 70 yılı aşkın süre geçmiştir. Bu süre içinde Türkiye iki askeri darbeye (1960 ve 1980), bir askeri muhtıraya (1971) ve bir başarısız darbe girişimine (2016) maruz kalmıştır. Bunun, sivil siyasetin ve demokrasinin vazgeçilmez aktörleri siyasi partilerin kurumsallaşamamasında kuşkusuz büyük etkisi olmuştur. 1982 Anayasası özellikle ilk metni ile, Milli Güvenlik Kurulu üzerinden askeri yönetime ortak ederek esasen askeri vesayeti kurumsallaştırmıştır. 28 Şubat süreci de bunun tezahürüdür. Bu noktada Türkiye’de askerin bazı Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi yönetime keyfi müdahalede bulunmadığının da dikkate alınması gerekir. Gerek 27 Mayıs 1960 öncesi gerekse 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye oldukça ciddi insan hakları, demokrasi ve yönetememe sorunlarıyla karşı karşıyadır. Elbette ki bu sorunlar askeri darbelere haklı sebep olamaz; ancak sivil siyasetin de ülkeyi demokratik ortamda yönetme ve yönetebilme sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk, yöneten demokrasinin gereği olarak, ülkeyi darbelerden koruma ve askeri sivil otoriteye tabi kılmayı da kapsar. 

Türkiye’de sivil/asker ilişkileri Osmanlı devletinden bu yana Batı demokrasilerinden farklı gelişmiştir. Çünkü, Batı demokrasilerinde toplumsal dönüşümler ve anayasacılığın gelişmesi tabandan gelen taleplere, sınıflı/örgütlü topluma dayanırken geri kalmış ülkelerde olduğu gibi bizde de modernleşme ve çağdaşlaşma arayışıyla, yukarıdaki asker/sivil bürokrat elit kesimden gelmiştir. O elit kesimin öncülüğünü de uzun süre askerler yapmıştır. 

Bunu, meşrutiyet dönemleriyle Cumhuriyetin ilk yıllarında açıkça, sonrasında da örtülü olarak görmek mümkündür. Bu tarihsel asker/sivil bürokrat işbirliği geleneğinden olacak ki sivil siyaset askeri vesayetten kurulmak için ciddi bir mücadele vermemiştir. Hatta, konjonktürel olarak işine geldiğinde askeri vesayeti kullanmıştır. 

ANAYASAL DÜZEN

Sivil siyasetin cumhurbaşkanı seçimlerinde asker adaylar göstermesi ve askerler üzerinde uzlaşabilmesi bunun tipik örneğidir. Yine, bu tarihsel gelenekten olacak ki asker başta laiklik ve ülkenin bütünlüğü olmak üzere anayasal düzenin korunması konularında duyarlı olmayı, hatta gerekirse siyasete müdahale etmeyi kendisine görev addetmiştir. 

Türkiye’nin Batı toplumlarından ayrıldığı bir başka özelliği de siyasi partilerin toplumdaki sınıfsal temellere dayalı kurulup örgütlenmemiş oluşlarıdır. 

Devleti kuran CHP, toplumdaki sınıfsal farklılıkları reddederek toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anlayışla örgütlenip faaliyet gösterme çabası içinde olmuştur. Halkçılık ilkesi bunu açıkça ifade eder. Bu yaklaşım tek parti döneminde olağan görülebilir. Ama Türkiye çok partili siyasi hayata geçtiğinde partilerin toplumda sınıfsal karşılıklarının olması gerekirdi. Fakat, başta DP olmak üzere daha sonra kurulan, iktidar ya da iktidara ortak olan diğer partilerin de sınıfsal karşılıkları olmamıştır. 

Bunun içindir ki bugün de partiler sınıfsal temelleriyle değil, daha çok milliyetçilik, muhafazakârlık, dindarlık, laiklik gibi etnik, dinsel, kültürel aidiyet ve kimlikleriyle görünür olarak halktan destek istemektedirler. Batı’da siyasi partiler, toplumdaki farklı kimlikleri ortak sınıfsal çıkarları doğrultusunda birleştirip bütünleştirirken bizde siyasi partiler kültürel kimlikler üzerinden adeta toplumu ayrıştırmaktadır. Bu da çoğunluğu Türk-Sünni Müslüman olan Türkiye’de, bu kimlik üzerinden siyaset yapan sağ partilere büyük avantaj sağlamaktadır. 

Bu blok içinde yer alan partilerden daha geniş tabanı olan sağ partiler, tek başına iktidara gelebilmek ve iktidarda kalabilmek ya da sağ ittifakları ayakta tutabilmek için, başta laiklik olmak üzere demokrasinin temel değerlerinden ödün verebilmektedirler. Hatta bu yolda dini siyasete alet etmeyi olağan hale getirebilmektedirler. Bu da giderek toplumu kutuplaştırdığı gibi, başta laiklik olmak üzere, Cumhuriyetin temel değerleri yönünden toplumun diğer kesimlerinde haklı kaygılara yol açmaktadır. Nitekim, Türkiye’deki askeri müdahalelerin arkasında bu duyarlılıklar da vardır. 

SOL PARTİLER

1960 öncesi DP iktidarı, 1980 öncesi Milliyetçi Cephe hükümetleri, 28 Şubat 1997 sürecinde Refah-Yol koalisyonu, ikinci döneminden itibaren AKP iktidarı bunun örnekleri olarak gösterilebilir. 

Bu noktada bir diğer tespit de demokrasi ile yönetmeye çalıştığımız 70 yılı aşkın süre içinde, darbe dönemleri hariç hep sağ partilerin iktidarda olduklarıdır. Sol partiler hiçbir zaman tek başına iktidar olamamış, farklı zamanlarda ve kısa sürelerle iktidar ortağı olabilmişlerdir. 

Askeri müdahalelerin ya bir sağ partinin tek başına iktidar olduğu (1960’ta DP, 1971’de AP) ya da sağ koalisyonların iktidarda olduğu (1980’de Milliyetçi Cephe, 1997’de Refah-Yol) dönemlerde yapılmış olması da dikkate alınması gereken bir başka husustur. 

Bütün bu somut veri ve tespitler bize, Türkiye’nin Cumhuriyetin 100. yılına düşük profilli insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti standartlarıyla girmesinin ve toplumun yarısının huzursuzluğuna sebep olan kutuplaştırmanın birinci derecede sorumlusunun, 70 yıldır iktidarda olan sağ partiler olduğunu göstermektedir. Bu partiler iktidarda iken demokrat olamamış, demokrasilerin olmazsa olmazı uzlaşma, ödünleşme kültürünü benimseyememişlerdir. Bu noktada Türkiye’nin öncelikli ihtiyacının, Cumhuriyetin temel değerlerini özümsemiş ve iktidardayken de bunlara sadık kalacak merkez sağ partiler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

LAİK VE ULUS DEVLETE DÖNÜŞME

Kuşkusuz, başta Cumhuriyeti kuran CHP olmak üzere Türkiye’de sol yelpazede siyaset yapan partilerin de yetmiş yıldır iktidar olamayışlarını öncelikle kendilerinin sorgulamaları gerekir. Keza, parti içi demokrasinin yokluğunun kanayan yaraya dönüştüğü Türk siyasetinde, kendi örgütleniş ve işleyişlerinde demokrasiyi hazmedememiş siyasi partilerden Türkiye için demokrasi umut etmek, ayrı bir soru işareti olacaktır. 

Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin geçtiğimiz yüzyıl içinde, hilafetli/çokuluslu bir imparatorluktan laik/ulus-devlete dönüşmenin sancılarını yaşadığı da göz ardı edilmemelidir. Nitekim, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar bunun izlerini, zaman zaman travmalarını görüyoruz. Askeri müdahaleler, kapatılan siyasi partiler ve Cumhuriyet tarihinde sıkça ve uzun sürelerle yaşadığımız olağanüstü yönetimler bunun açık göstergeleridir. Bu dönüşüm sürecinde direnmeler ve zaman zaman kırılmalar, Türkiye’de iki temel fay hattına işaret etmektedir. Bunlar laiklik ve ulus-devlet yapılanmasıdır. 

Kapatılan çok sayıda siyasi partilerin kapatılma sebebi laiklik ya da ulus-devlet karşıtlığıdır. 20 yıldır iktidarda olan AKP’nin, 2008 yılında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nce laiklik karşıtı fiillerin odağı haline geldiğinin tespit edilerek devlet yardımından yoksun bırakılması; ulus-devlet yapılanmasına karşıtlıkları sebebiyle selefleri kapatılan HDP’nin kapatılma talebiyle Anayasa Mahkemesi’nde yargılanıyor olması, bu iki fay hattının canlılığını sürdürdüğünü göstermektedir. Kuşkusuz, bu sorunların hâlâ aşılamamasında Türkiye’nin bulunduğu kritik coğrafyanın ve bundan kaynaklanan dış etkenlerin de payı vardır. Ancak, bunun ana sebebi Türk siyasetinde kutuplaşma kültürünün hâkim olmasıdır. Bu sorunların iç ve dış etkenlerini kurutacak olan Türk siyasetinde olması gereken uzlaşma ve ödünleşme iklimidir. Bunun yolu da siyaset kurumunun, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü etkin kılacak bir anayasal düzen içinde, uzlaşma ve ödünleşme kültürüyle ülkeyi yönetmesidir. 

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

Türkiye’nin Cumhuriyetin ikinci yüzyılına dönük önceliğinin, insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini etkin kılacak, onun zeminini ve iklimini oluşturacak, nitelikli bir toplumsal mutabakat ile yapılacak yeni bir anayasa olduğunu da vurgulamak gerekir. 1982 Anayasası bu bakımlardan daha baştan sorunlu idi. Anayasada 19 kez değişiklik yapıldı. Bunlardan 2004’e kadar yapılan değişikliklerin olumlu yönde oldukları kabul edilebilir. Ancak, 2007, 2010 ve özellikle de 2017’de yapılan değişikliklerle gelinen “tek adam” rejimi ile Türkiye’nin anayasasızlaşmaya sürüklendiği söylenebilir. Anayasalar temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve bunun için de siyasal iktidarı sınırlayıp kurumsallaştıran hukuki metinler olarak tanımlanır. 

Nitekim, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde, “Bir ülkede temel hak ve özgürlükler güvenceye alınmamışsa ve kuvvetler ayrılığına yer verilmemişse o ülkenin anayasası yoktur” denmektedir. Yürürlükteki tek adam rejiminde kuvvetler ayrılığının kalmadığı, bütün devlet gücünün tek adam üzerinde toplanıp işlediği, onu sınırlayacak bir gücün olmadığı, beş yıllık uygulamada açıkça görülmüştür. Böyle bir düzende temel hak ve özgürlüklerin de “tek adam”ın keyfiyetinde olduğu ve olacağı aşikârdır. Cumhuriyetin 100. yılına böyle bir tablo ile girmek kuşkusuz oldukça hazindir. Bu tabloyu değiştirmek ise başta siyaset olmak üzere herkesin öncelikli sorumluluğudur. 

Son olarak, Cumhuriyetin 100 yıllık kazanımları da hatırlatılmalı ve asla karamsar olunmamalıdır. Bütün bu sorunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti bu coğrafyada laik/ulus-devlet olarak ayakta kalabilmiş ve 100. yıl kutlamalarında halkımız Cumhuriyete yürekten ve coşkuyla sahip çıkmıştır. Bu, Cumhuriyetin ikinci yüzyılı için çok önemli bir kazanım ve umut kaynağıdır.

PROF. DR. NECMİ YÜZBAŞIOĞLU

ANAYASA HUKUKÇUSU

Yazarın Son Yazıları

MESEM ve çocuk işçiliği - Özgür Hüseyin Akış

Sanayi Devrimi’yle birlikte çocuk emeği üretim sürecinde ciddi bir biçimde yer almıştır.

Devamını Oku
12.01.2026
Emperyalizm, Venezuela ve demokrasi - Doğan Ergenç

3 Ocak 2026 günü ABD, Venezuela’ya saldırdı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırıp New York’a getirdi.

Devamını Oku
12.01.2026
Gündelik distopya ve umudumuz - Olcay Bağır

Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya romanıdır.

Devamını Oku
10.01.2026
‘Bir bilen’ - Kadir Serkan Selçuk

Türkiye’de seçmen tercihleri, genel olarak sorgulayarak, araştırarak değil geleneksel-ailevi bağların, yakın çevrenin veya bir lidere duyulan hayranlığın etkisiyle yapılır.

Devamını Oku
10.01.2026
Bir haydut devletin resmi: ABD - Doğu Silahçoğlu

Dünya egemenliğine soyunan ABD; uluslararası hukuka aykırı bir anlayışla ve geçmişteki sabıkasına uygun olarak yeni yılın ilk sabahında Venezuela’da haydutluğa soyundu.

Devamını Oku
09.01.2026
Bitmeyen meşruiyet arayışı - Hande Orhon Özdağ

Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Trump’ın Erdoğan’a “ihtiyacı olanı” verdiğini söylemişti...

Devamını Oku
09.01.2026
Sermaye imparatorluğu - Kaan Eroğuz

Tüm dünya yeni yılı Amerikan emperyalizminin Venezüella’ya saldırısı ve devlet başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in bir savaş suçlusu gibi ABD’ye kaçırılması olayıyla karşıladı

Devamını Oku
08.01.2026
Yargı kısıntısı - Suna Türkoğlu

Anayasa Mahkemesi, 16.7.2010 tarihli E:2010/29 K:2010/90 sayılı kararında hukuk devletini “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, anayasanın ve yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tanımlamıştır.

Devamını Oku
08.01.2026
Venezüella’da ABD darbesi - Hikmet Sami Türk

3 Ocak 2025 sabaha doğru Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD ordusunun özel görev birimi Delta Force timleri tarafından yataklarından alınarak kaçırıldı; ABD’ye yönelik uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

Devamını Oku
07.01.2026
Liyakat, adalet, açılım: Türkiye masada... - Gani Aşık

“Vatanımız cennet, sofralarımız bereket ve idaremiz merhamet” sloganı ile iktidar olan intikamcı siyasal İslam; foyasının çıkması, yurttaşın bıkması ve devletin kokuşması ile 23 yıllık fetret döneminin sonuna gelmiş görünüyor.

Devamını Oku
07.01.2026
Türkiye 2026'dan ne bekliyor? - Necdet Adabağ

Ünlü İtalyan şair-yazarı Giacomo Leopardi “Takvim Satıcısı” adlı denemesinde bir yılbaşı öncesinde takvim satıcısına, gelecek yılın nasıl olacağını sorar, sorunun yanıtını beklemeden gelecek yılın yaşadıkları yıldan farklı olmayacağını; acı ve ıstırapların süreceğini, iç ağrılarının dinmeyeceğini söyler.

Devamını Oku
07.01.2026
Harita üzerinde mütalaa etmek - Nejat Eslen

Mustafa Kemal Atatürk, “Ben siyasi meseleleri de askeri vaziyetlerde olduğu gibi harita üzerinde mütalaa ederim” demiştir.

Devamını Oku
06.01.2026
Vicdanı altınla değil, hakikatle tartmak - Abdullah Dörtlemez

Atinalı Timon, Shakespeare’in kaleminde cömertliğiyle tanınan, dostlarına servetini açan ama karşılığında nankörlük ve ihanet gören bir karakterdir.

Devamını Oku
06.01.2026
Ayrıştırma mı, bütünlük mü? - Necdet Ersoy

Ülkemizde her düzeyde devlet görevlisi, siyasetçiler ve kanaat önderleri, söylemlerinde toplumun bir bütün olduğunu ifade etmek için yurdumuzdaki bütün etnik grupların isimlerini sayıp sonra da “Biz hepimiz kardeşiz” gibi birlik ifade eden bir söylemi kullanmaktadırlar.

Devamını Oku
04.01.2026
Sahipsiz hayvanlar ve ‘tek sağlık’ - Ülgen Zeki Ok

İnsan sağlığını korumakla birlikte hayvan ve çevre sağlığının da korunması gerektiğine temellenen “tek sağlık” anlayışı, farklı alanlarda, farklı düşünebilen beyinlerin uyum içinde çalışmalarının yarattığı sinerji ile hızla yayılıyor.

Devamını Oku
03.01.2026
Toplumsal çürüme ve mücadele - Coşkun Özdemir

Kaygılar içinde yaşadığımız koca bir yıl geçti.

Devamını Oku
03.01.2026
2026'da Türk ordusu - Cumhur Utku

Filmi geri saralım.

Devamını Oku
02.01.2026
Her şey bizim elimizde - Yüksel Işık

Doğanın yasası bu, bir yılı daha tarihteki yerine yolcu ediyoruz.

Devamını Oku
02.01.2026
Liyakat kurumu - Ülkü Sarıtaş

Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanıma göre, kökeni Arapça olan liyakat kelimesinin anlamı; bir kimsenin, kendisine iş verilmeye yeterlilik, uygunluk ve yaraşırlık durumunda olmasıdır.

Devamını Oku
01.01.2026
Mustafa Necati'yi düşünürken - Mustafa Gazalcı

Her yılbaşı geldiğinde gencecik yaşında talihsiz bir biçimde yitirdiğimiz Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yi düşünürüm.

Devamını Oku
01.01.2026
Umut korkuyu yensin - Abdullah Yüksel

2025’in omuzlarımızda bıraktığı ağırlıkla giriyoruz yeni yıla.

Devamını Oku
31.12.2025
İyilik biriktirenlerin yolu - Serpil Güleçyüz

Yeni bir yıla, bin bir umutla merhaba derken tartışmaların dayatmaların gölgesinde, bizi biz yapan değerlerimizden ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyoruz.

Devamını Oku
31.12.2025
Cumhuriyetin kurucu felsefesine dönüş - Basri Gürsoy

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar değişimi tartışması yaşamamaktadır.

Devamını Oku
31.12.2025
Askeri hastanelerin yeniden açılması - Dr. Süleyman Kalman

Sıkça gündeme gelen askeri hastanelerin yeniden açılması yönündeki tartışmalar, yalnızca yönetsel bir düzenleme sorunu değil, görünüşte ani ama belki de “bile bile” yapılmış bir yanlıştan dönmenin ve silinmeye yeltenilmiş Cumhuriyetin sağlık belleği ile kurulan ilişkinin de bir göstergesidir.

Devamını Oku
30.12.2025
Barış üzerine bir deneme - Av. Ekrem Demiröz

Savaş kabadır, çirkindir ve acımasızdır.

Devamını Oku
30.12.2025
Yeni bir toplumsal yalnızlık - Dr. Alper Demir

Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal gerilimler, derinleşen kutuplaşma ve kamusal alanın giderek daralması, artık yalnızca güncel siyasetin değil, toplumsal yapının kendisinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Devamını Oku
29.12.2025
Yıl biterken... - Erol Ertuğrul

23 yıldır Türkiye hak etmediği acıları yaşıyor.

Devamını Oku
28.12.2025
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi: Kızılca Gün - Hüner Tuncer

Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı topraklarını Avrupa devletleri arasında paylaştıran Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında, Mustafa Kemal’in öncelikli düşüncesi, “ulusal birlik” düşüncesiydi.

Devamını Oku
27.12.2025
Su kıtlığına doğru... - İsmail Özcan

Herkesin bildiği üzere yaşadığımız dünyanın insanlar ve tüm canlılar için olmazsa olmaz iki büyük nimetinden biri hava, diğeri sudur.

Devamını Oku
27.12.2025
Devlet geleneği, demokrasi ve vicdan - Halil Sarıgöz

Dün İsmet İnönü’yü aramızdan ayrılışının 52’nci yılında andık..

Devamını Oku
26.12.2025
‘Asgari’ sömürü - Aydın Öncel

Aralık ayının son günlerinde yaşanan “asgari ücret” tartışmalarında gelenek bu yıl da bozulmadı!

Devamını Oku
25.12.2025
İBB davasında yargılama süresi - Hikmet Sami Türk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hakkındaki yolsuzluk iddianamesiyle İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12.12.2025’te başlayan ve ilk duruşmasının 9 Mart 2026 günü yapılmasına karar verilen davada hedeflenen yargılama süresi, mahkeme tarafından en çok 12 yıl 6 ay olarak belirlendi.

Devamını Oku
24.12.2025
Menemen Devrim Şehitleri Anıtı ve Cumhuriyet -

Yunus Nadi: “Kubilay timsalini taziz için ne yapsak yerinde olacağına şüphe yoktur.

Devamını Oku
23.12.2025
Kubilay olayının anlattıkları - Osman Selim Kocahanoğlu

23 Aralık 1930 salı günü, Menemen’de insanlık tarihi- nin en hunhar cinayetlerinden bi- ri işlendi.

Devamını Oku
23.12.2025
Cumhuriyetimizin vazgeçilmez değeri - Azmi Kişnişci

“Eşitlik”, Cumhuriyetin yalnızca hukuki bir ilkesi değil; toplumsal yaşamımızın adalet duygusunu ayakta tutan temel dayanaklarından biridir.

Devamını Oku
22.12.2025
Yenilmezlikler ve dokunulmazlıklar - Cengiz Kuday

Tarih, bazen büyük savaşlarla değil; küçük, sessiz ve ilk bakışta sıradan görünen olaylarla yön değiştirir.

Devamını Oku
20.12.2025
Büyüyen eşitsizlik, yaygınlaşan yoksulluk - Sıtkı Ergüney

Ekonomide; fiyatlar genel düzeyindeki; artış “enflasyon”, gerileme “deflasyon”, duraklama ile birlikte yaşanan artış da “stagflasyon” olarak tanımlanır.

Devamını Oku
20.12.2025
Hayvancılıktaki yol ayrımı - Gülay Ertürk

Türkiye bugün hayvancılıkta çok kritik bir eşiğe geldi.

Devamını Oku
19.12.2025
Devlet ve kalkınma - Prof. Dr. Bilin Neyaptı

Bir ülkede ekonomi yönetiminin temel hedefleri verimlilik ve adil bölüşümdür.

Devamını Oku
18.12.2025
Devletçiliğe dönebilmek... - Kemal Onur

Demokratik ve laik sosyal hukuk devletimizin kurucu lideri Atatürk’ün yönetimi döneminde; ülkemizin ulusal çıkarı açısından bilimsel anlayış ve duyarlı bir bilinçle, iç ve dış sermaye şirketlerinin çıkarları için vahşi madenciliğe kesinlikle fırsat verilmemiştir!

Devamını Oku
17.12.2025