1 Mayıs’ı farklı okumak...
Özlem Yüzak
Son Köşe Yazıları

1 Mayıs’ı farklı okumak...

01.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

İnsanın emeği üzerinden yükselir kapitalizm. Ve 1 Mayıs’lar işçinin, emekçinin tarihsel süreç içinde büyük mücadeleler vererek elde ettikleri kazanımların bayramı olarak kutlanır. Patronlara ve hükümetlere baş kaldırarak, şiddetli baskılara maruz kalarak elde edildi haklar. Örgütlü işgücü yıllar boyunca zenginlerin ve seçilmiş elitlerin gücüne karşı bir denge unsuru oldu. Tatil hakkı, grev hakkı, kıdem tazminatı hakkı; hepsi uzun soluklu mücadelelerin sonucu elde edildi.

Bugün ise 1 Mayıs’ları başka türlü okumak gerek. Çünkü gelinen noktada bizzat kendisi büyük bir açmazın içine giren kapitalist sistem tıkanıklığını aşmaya çalışırken en büyük bedeli yine emekçi ödüyor. Üstelik bu kez tablo daha sert. Çünkü teknolojik, sosyal ve siyasal bir dönüşümün tam ortasındayız. Yeni teknolojiler ve otomasyon yüksek gelirli kesimi daha hızlı zenginleştirirken alt gelir grupları ile üst gelir grupları arasındaki uçurum daha da açılıyor. Çalışanların kendilerini giderek daha güvencesiz işlerde buldukları, ülkelerin sosyal politikalarının zayıflatıldığı bu dalga teknoloji + eşitsizlik + güvencesizlik üçlüsünün birleşmesiyle hızla ilerliyor.

Bugün tüm dünyada gelinen nokta bu. Elbette ülkeden ülkeye dozaj farklı. Bir Fransa ile Türkiye’yi, bir Finlandiya ile Çin’i aynı kefeye koyamazsınız. Çünkü işin içine hukuk girer, demokrasi girer, sendikanın gücü girer.

Ama biz tabii kendi ülkemizi konuşacağız. TÜİK verileri, emeğin milli gelirden aldığı payın birkaç yıl içinde yüzde 30’ların üzerinden yüzde 25’e kadar gerilediğini ortaya koyuyor. Aynı dönemde sermayenin payı ise yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda. Yani Türkiye’de yaşanan şey sadece büyüme değil; büyümenin kimler arasında nasıl paylaşıldığının yeniden belirlenmesi. Bu kaymanın arkasındaki en temel dinamiklerden biri, emeğin pazarlık gücündeki zayıflama. Resmi verilere göre sendikalaşma oranı yüzde 14 civarında görünse de toplusözleşme kapsamındaki işçi oranı yalnızca yüzde 7-8. Başka bir deyişle, her 100 işçiden sadece 7 ya da 8’i ücretini gerçek anlamda pazarlık ederek belirleyebiliyor.

Tabii Türkiye’nin bu süreci daha sert yaşamasının bir diğer nedeni ise yapısal kırılganlıkları. Yüksek enflasyonun ücretleri sürekli aşındırdığı, asgari ücretin artık bir taban ücret değil, fiilen ortalama ücret haline geldiği, hukukun öngörülebilir olmadığı, şeffaflığın sınırlı kaldığı ve kurumsal güvenin zedelendiği bir ortamda, piyasa mekanizmalarının adil bir bölüşüm üretmesi de mümkün olmuyor.

NE YAPILMALI? 

Söylemesi kolay ama yapması zor derler ya... Hele çeyrek asırdan beri kendi yandaş sermayesini palazlandıran, devletin tüm güçlerini elinde tutarak gerektiğinde sopa olarak kullanan bu iktidar varken... Örgütlenmenin zorlaştığı, seçilmiş temsilcilerin görevden alındığı ya da yargı süreçleriyle karşı karşıya kaldığı, ifade ve itiraz kanallarının daraldığı bir ortamda, emeğin kendini yeniden örgütlemesi de doğal olarak güçleşiyor. Bu durum yalnızca sendikaların değil, toplumun genelinde bir çekingenlik ve umutsuzluk hali yaratıyor.

Ama tam da bu nedenle mesele daha da temel bir noktaya dayanıyor: Çünkü tek yol örgütlü güç.

Ama bu örgütlü güç, geçmişin kalıplarını tekrar etmekle kurulamaz. Türkiye’de emek hareketinin yeniden güçlenmesi için öncelikle yeni gerçekliği doğru okumak gerekiyor. Artık yalnızca büyük fabrikalar değil; hizmet sektörü, platform çalışanları, beyaz yakalılar ve güvencesiz çalışanlar da bu mücadelenin parçası haline gelmek zorunda. İkinci olarak sendikaların kendilerini yenilemesi gerekiyor. Üyelik sayısı kadar, temsil gücü ve güven de belirleyici. Çalışanın kendini gerçekten temsil edilmiş hissetmediği bir yapı, ne kadar büyük olursa olsun etkili olamaz.

Üçüncü olarak, toplumsal destek olmadan hiçbir emek hareketi kalıcı başarı elde edemez. Eşitsizlik artık yalnızca işçinin değil, orta sınıfın da sorunu. Bu nedenle mücadele dar bir kesimin değil, geniş toplum kesimlerinin ortak talebine dönüşmek zorunda.

Ve nihayet, hak arama mücadelesi sadece ekonomik değil; aynı zamanda demokratik bir mücadele. Hukukun, ifade özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının olmadığı bir ortamda, emeğin güçlenmesi mümkün değil.

Bugün 1 Mayıs’ı anlamlı kılacak olan da tam olarak bu:

Geçmişin kazanımlarını hatırlamak kadar, bugünün gerçekliğine uygun yeni bir mücadele hattı kurabilmek.