Eşkıya Dünya... NATO
Özlem Yüzak
Son Köşe Yazıları

Eşkıya Dünya... NATO

03.07.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” sözü, bu toprakların belleğinde yalnızca bir türkü değil, aynı zamanda adalet duygusunun ifadesidir. Zorbalığın kalıcı olamayacağına, gücün değil hakkın sonunda galip geleceğine duyulan inancı anlatır. Bugün ise insan ister istemez şu soruyu soruyor: Ya eşkıya gerçekten dünyaya hükümdar olmuşsa?

Çünkü bir süredir uluslararası siyasetin dili giderek hukukun değil, gücün dili haline geliyor. Diplomasi geri çekiliyor; onun yerini tehditler alıyor. Barış, uğruna emek verilen bir hedef olmaktan çıkıp savaşlar arasındaki kısa ateşkeslere indirgeniyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla yine alevlenen Ortadoğu... Kırılgan ateşkesler, karşılıklı tehditler, Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan hesaplar derken bölge yine barut fıçısını andırıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş ise beşinci yılına girerken hâlâ ne cephede ne de diplomasi masasında kalıcı bir barış umudu veriyor.

Savaşlar bitmiyor; yalnızca coğrafya değiştiriyor. Ve her yeni kriz, dünyaya aynı eski cümleyi yeniden kurduruyor: Daha fazla güvenlik, daha fazla silah, daha fazla savunma bütçesi...

NATO ZİRVESİ

Tam da böyle bir atmosferde, 7-8 Temmuz’da Ankara NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Dünyanın en güçlü askeri ittifakının liderleri, güvenliği konuşmak üzere aynı masaya oturacak. Ancak bugün “güvenlik” dendiğinde akla gelen ilk şey ne yazık ki barış değil; daha fazla silahlanma, daha büyük savunma bütçeleri ve daha güçlü ordular.

NATO ülkeleri, savunma harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 5’ine çıkarma hedefini tartışıyor. Bu oran, birçok ülkenin eğitime, bilime ya da iklim krizine ayırdığı kaynağın çok üzerinde. Daha çarpıcı olan ise bunun artık yalnızca bir güvenlik politikası olarak değil, yeni bir ekonomik model olarak sunulması.

Oysa NATO İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet tehdidine karşı ortak savunma amacıyla kurulmuştu. Ve kuruluş felsefesinde yalnızca askeri güvenlik değil, demokrasi, bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi ortak değerler de yer alıyordu. Bugün ise zirvenin en önemli gündemi demokrasi değil, savunma harcamalarının nasıl artırılacağı ve silah üretiminin nasıl finanse edileceği. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan dikkat çekici bir değerlendirmede, NATO’nun artık yalnızca daha fazla silah satın almaması, bunun ötesinde yeni bir “savunma pazarı” kurması gerektiği savunuluyordu. Öneri; savunma sanayisini finanse edecek uluslararası bankalar kurulmasını, özel sermayenin silah üretimine yönlendirilmesini ve askeri üretimin uzun vadeli bir yatırım alanına dönüştürülmesini içeriyordu.

Bu yaklaşım önemli bir gerçeği gözler önüne seriyor: Savaş artık yalnızca cephede yürütülen bir mücadele değil. Aynı zamanda bankalarda finanse edilen, borsalarda fiyatlanan, laboratuvarlarda geliştirilen ve fabrikalarda seri üretime dönüştürülen devasa bir ekonomik sistem. Savunma harcamaları artık sadece güvenlik politikası değil; sanayi politikası, teknoloji politikası ve büyüme stratejisi olarak görülüyor.

Bütün bunlar yaşanırken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Dünyanın en yaratıcı zihinleri, en güçlü finans kurumları ve en büyük devlet bütçeleri neden barışı kalıcı kılacak uluslararası mekanizmalar kurmak için aynı kararlılığı göstermiyor? Füze üretimini finanse edecek yeni bankalar tasarlanabiliyorsa çatışmaları önleyecek, diplomasiyi güçlendirecek ya da barışı teşvik edecek kurumlar neden aynı heyecanla gündeme gelmiyor?

İşte asıl çelişki burada başlıyor.

Ankara’da güvenlik konuşulacak... Oysa Türkiye’nin NATO ile ilişkisi hiçbir zaman yalnızca askeri bir ittifak üyeliği olmadı. Kore Savaşı’nda verilen kayıplarla başlayan bu hikâye, uzun yıllar Türkiye’nin Batı dünyasına aidiyetinin de simgesi olarak görüldü. NATO üyeliği, yalnızca ortak savunma şemsiyesi değil, aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler ekseninde bir tercih olarak sunuldu.

Bugün ise bu ilişkinin niteliği değişmiş görünüyor. Ortak değerlerden çok ortak çıkarlara dayanan, ilkelerden çok jeopolitik zorunluluklarla sürdürülen bir ortaklık... Belki de en düşündürücü olan budur. Yine aynı Ankara’da, savaşa değil barışa ses verenlerin gözaltına alındığı, eleştirel seslerin baskıyla karşılaştığı bir siyasal iklim...

Bir yanda demokrasiyi ve ortak değerleri temsil ettiğini söyleyen bir askeri ittifakın zirvesi düzenlenirken diğer yanda o değerlerin en temel unsurları olan ifade özgürlüğü ve demokratik katılım giderek daralıyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru, NATO’nun gerekli olup olmadığı değildir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını artırmış; Ortadoğu’daki savaşlar ise istikrarsızlığı daha da derinleştirmiştir. Böylesi bir dünyada ülkelerin güvenlik arayışını görmezden gelmek gerçekçi olmaz.

Asıl soru şudur: Güvenliği yalnızca daha fazla silahla mı sağlayacağız? Yoksa güvenliği, hukuku, demokrasiyi ve diplomasiyi aynı cümle içinde yeniden düşünebilecek bir uluslararası düzen kurabilecek miyiz?

Çünkü insanlık, savaşı finanse etmeyi öğrendi. Peki barışı kim savunacak?

Bugün uluslararası sistemin en büyük açmazı da bu. Savaşı yönetecek kurumlar var; barışı inşa edecek irade yok. Birleşmiş Milletler etkisiz, Avrupa Birliği sessiz, NATO ise doğası gereği askeri bir ittifak. Güvenliği konuşan masalar çoğalıyor; barışı konuşan masalar ise giderek azalıyor.

İşte bu yüzden “eşkıya dünya”, yalnızca bir yazının başlığı değil; çağımızın en acı fotoğrafı olmaya aday.