Erdoğan ‘külliyesini’ ‘aklama’ çabasında

10 Temmuz 2015 Cuma

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Ak Saray külliyesinin” itibarını kurtarmaya dönük çabalarını sürdürüyor. Ancak işi kolay sayılmaz, zira sarayla ilgili tevatür devam ediyor ve yakın zamanda sona ereceği yok. O istediği kadar, “Burası sizin, milletin. Bugün biz varız, yarın başkaları gelecek” desin, halkın büyük bir kesimi bu abartılı, pahalı, mimari estetik açısından tartışmalı ve nihayet kaçak olan binayı “Erdoğan’ın Saray’ı” olarak görüyor ve görmeye devam edecek.
Başbakanlık olarak planlanan ancak Erdoğan’ın başkanlık planları çerçevesinde el koyduğu bu bina birçok kişi için kontrolden çıkmış siyasi ihtirasların simgesi haline geldi. Erdoğan’ın kastettiği yabancıları bilemeyiz ama meselenin bu yönü batı basınında da epey işlendi. Erdoğan bundan elbette ki rahatsız ve işin öyle olmadığını kanıtlamak için elinden gelen her argümanı kullanıyor.
Hafta başında sarayında verdiği kalabalık iftarda, “Yabancılar buraya gelince, görünce ‘ha bu devlet büyük devlet’ diyorlar” diye konuşmuş. Bu sözlerinde kuşkusuz bir gerçek payı var. Bu şekilde düşünen yabancı konuklarının olduğunu tahmin etmek hayal gücünü zorlamaz. Ancak “yabancılar” kavramı çok geniş. Önemli olan kimin kastedildiği, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği “yabancıların” kimliği ve meşrebidir.
Diyelim ki Erdoğan yakın dostları Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir’i veya Hamas’ın siyasi lideri Halit Meşal’i ağırlıyor. Konuklarının Ak Saray’ın abartılı büyüklüğü ve iddialı “estetiği” karşısında, kültür düzeylerine de uygun bir şekilde, “ha bu devlet büyük devletmiş” diye düşünmeleri normal. Fakat diyelim ki Erdoğan gezmiş, görmüş ve bu nedenle “karşılaştırmalı değerlendirmelerde” bulunabilecek olan Danimarka Kraliçesi Margrethe II’yi ağırladı.
Diplomatik nezaket gereği elbette ki, “Sayın Cumhurbaşkanı sarayınız muhteşem olmuş, kutlarım” diyecektir. Ancak yakın çevresine, “Gerçekten abartılıymış. Beyaz Saray’dan 30 kez, Versailles’dan dört kez büyük. Kendisini padişah sanıyor olmalı” dediği duyulacak olsa, kimseyi şaşırtmaz. Burada söz konusu olan tabii ki demokratik kültür ve görgü farkıdır. Romen halkı yokluk içindeyken, Bükreş’te kendileri için yaptırdıkları ve “Halk Evi” diye adlandırdıkları dünyanın en pahalı yapılarından biri olan devasa ve çirkin saray yüzünden Nikolay ve Elena Çavuşesku da zamanında epey eleştiri almış, alaycı makalelere konu olmuşlardı.
Erdoğan’ın kıstaslarından hareket edecek olsaydık, Ak Saray yanında küçücük kalan Beyaz Saray’a veya Versailles’a bakıp ABD’nin ve Fransa’nın, en azından Türkiye’nin yanında, “küçük devletler” olduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Fakat Ak Saray’ın çok eleştirilen karmaşık mimari estetiğini ve bununla dışa vurulan siyasi ihtiras meselesini bir yana bırakalım. Asıl sorgulanması gereken Erdoğan’ın buradaki “büyük devlet” anlayışıdır.
Normatif anlamda gerçekten “büyük” olan devlet, ülkenin iç ve dış güvenliğini sağlamanın yanı sıra, vatandaşların huzurunu ve refahını koruyan; haklarını kolladığı bireylerin dini, dinsizliği, ırkı, sınıfı veya cinsel tercihleri nedeniyle ezilmesini engelleyen; yolsuzluğa asla geçit vermeyen, özetle adalet sağlayan demokratik, düzenleyici ve koruyucu devlettir.
Erdoğan’ın “devletinin” bu kıstaslara ne kadar uyduğunu okurun takdirine bırakıyoruz. Ancak, bu kıstaslar açısından var olan ciddi eksikliklerin, halkın parasıyla direktiflerle ve denetimsiz bir şekilde inşa edilen abartılı saraylarla örtbas edilemeyeceği aşikâr. “Ak Saray Külliyesi” insanların gözünde, Erdoğan’ın göstermeye çalıştığı gibi “halkın evi” olarak değil, Atatürk’ten halka miras kalan bir arazi üzerinde kaçak yapılan, bunun için yasal kılıfların uydurulduğu ve yapımında harcanan yarım milyar dolardan fazla paranın nasıl dağıtıldığı sorgulanamayan bir yapı olarak kalacak gibi görünüyor.
 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları