Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un İstanbul, Altın Koza ve Malatya festivallerinde ödülleri toplayan ikinci filmi ‘Yozgat Blues’u gösterimde
Belediyenin düzenlediği müzik kurslarında ders veren Yavuz’un (Ercan Kesal) bir AVM’de verdiği asansör müziğinden farksız konseriyle başlıyor, son Altın Koza’da en iyi film, senaryo, erkek ve yardımcı erkek oyuncu ödüllerini kazanan, ayrıca İstanbul Film Festivali’nde de Ercan Kesal’a en iyi erkek oyuncu ödülünü getiren, kısa süre önce biten Malatya Festivali’nde de en iyi film seçilip en iyi yönetmen ve SİYAD ödüllerini alan “Yozgat Blues”.
Vokalde de Yavuz’un kurslardan öğrencisi, varoş kökenli Neşe (Ayça Damgacı) var. Gözleri dalarak uzaklardaki bir sevgiliye yönelikmişçesine Fransızca şarkılar söyleyen, kariyerinde sonun başlangıcını yaşamakta olduğu izlenimi veren, peruklu olduğu da aşikâr şantör Yavuz’u telefonda ablasına babasının ölümünü fısır fısır aktarırken izliyoruz daha sonra. Aslında hiç de sert, adı gibi yavuz değil, gayet halim selim biri o.
Eski bir tanıdığının işlettiği, Yozgat’taki “Delila” adlı bir gazinoda çalışmak önerisini kabul ederek arabasıyla yola çıkarken vokalist Neşe de katılıyor hocası Yavuz’a son anda. İlişki kurmakta biraz tutuk ve ketum ama çok ciddiye aldığı besbelli işini yaparken, sahnede ruj lekeli gömleğini bile sorun edecek kadar titiz, dolgun cüssesi ve maske gibi taşıdığı peruğuyla, sokaktaki taşralı gençlerde hafif bir James Bond- Sean Connery etkisi de uyandıran Yavuz’umuz, 30-35 yıl öncesinin nostaljik bir şarkısını (“L’ete Indien”, Amerikan kökenli bu Fransızca deyim bizdeki “pastırma yazı”nın karşılığı oluyor, kelime çevirisi “Kızılderili Yazı”ndan çok) yineliyor sahnede biteviye.
Ne var ki Delila’nın müşterileri bir türlü benimseyemiyor onu ve “Pastırma Yazı”nı. Yavuz salondan müşteri kaçırırken her an Sabri’nin ilgisiyle çepeçevre kuşatılmış vokalist Neşe götürüyor gösteri-dinletiyi.
1940’larda Amerikan toplumunu eleştiren “kara film”leriyle ünlenmiş ama o malum Mc Carthy’ci solcu avının gemi azıya aldığı 1950’lerde ABD’yi terk edip Fransa’ya yerleşmiş (1964’te İstanbul’a gelerek, zengin kadrolu “Topkapı”yı da çekmiş) olan usta yönetmen Jules Dassin’in şarkıcı oğlu Joe Dassin’le nerdeyse özdeşleşmiş ve bir zamanlar çok çalınıp dinlenmiş, 1970’lerin popüler şarkısı “L’ete Indien”i sahnedeki kitsch ve monoton performansıyla habire tekrarlayan Yavuz-Neşe çiftine, kafayı bir an önce evlenip kendi dükkânını açmak derdindeki genç berber Sabri’yle (Tansu Biçer), Sabri’nin yerel bir radyoda program yapan, şiir-edebiyat-sanat tutkunu (ayrıca 3 yıldır bitiremediği “İnsan-ı Kâmil” adlı bir roman da yazan), taşra entelektüeli arkadaşı Kâmil de (Nadir Sarıbacak) katılıyor. Derken konuşkan Kâmil, daha çok para kazandıracağı için kadın kuaförü olmak isteyen Sabri’nin yeşillendiği vokalist Neşe’yi çabucak ikna ediyor, radyoda Neşe-Kâmil ikilisi olarak başka bir müzikli şiir dinletisi daha yapmaya. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi algılanan monoton sahne programının gitgide ilgi görmeyip seyirci ve dinleyici kaybetmesi üzerine para almadan bir süre daha (Neşe’den gizli) durumu idare ediyor Yavuz, arabasını filan satarak.
Yozgat süreciyle yaşamları değişen kahramanlarımızdan Neşe dükkânının dekorasyonuna karıştığı Sabri’nin evlenme önerisini kabul ederek mutlu bir Yozgat geleceğine dümen kırarken, yalnızlığını paylaştığı vokalisti Neşe’yi kaptırmanın sıkıntısı dışına vuran, ezgin bezgin Yavuz’u da İstanbul’a döneceği otobüsünün önünde, otogarda görüyoruz filmin finalinde.
Yolu İstanbul’dan Yozgat’a düşen Yavuz’un dokunaklı hikâyesine paralel gelişen bir taşra melankolisinin duyumsandığı ve Yozgat görüntülerini kullanmaktan özellikle kaçınılan filmde, gözden düşmekteki, artık kariyerinin sonuna gelmiş, çaktırmadan kendini sürekli öğrencisi ve vokalisti Neşe’ye beğendirmeye çabalayan, yaşlı şarkıcı Yavuz’un huzursuz ruh halini çok iyi yansıtan, Nuri Bilge Ceylan’ın keşfi, oyuncu, senarist, yazar Ercan Kesal, klişe deyişle, filmi sürükleyen lokomotif.
Yavuz’un sahne dışında kirli çarşaflı otel odalarında, berberde, sokakta geçen günlük hayatına oldukça sevecen yaklaşıyor yönetmen filmde. 4 yıl önce farklı kökenlerden gelen genç bir imamla, kilisede çalışan, Katolik bir genç kızın çıkmaz ilişkisini hüzünlü bir finale bağlayan, beğendiğimiz ilk filmi “Uzak İhtimal”le radarımıza girmiş olan yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un senaryosunu Tarık Tufan’la yazdığı ikinci filmi “Yozgat Blues”, seyirciyi peşine takan, yoğun dramatik bir yapıdan yoksun ama hayatın gel-gitlerine, iniş-çıkışlarına dayanan yoğun bir sinema duygusuna sahip baştan sona.
Sonuçta “Uzak İhtimal”i aşan sinematografisi, E. Kesal’ın yanı sıra sanata tutkun taşralı radyocu Kâmil rolündeki Nadir Sarıbacak’ın da öne çıktığı oyuncu kadrosu, kamera (Barış Özbiçer) ve montaj (Çiçek Kahraman) çalışmasıyla iz bırakan, duyarlı bir film olmuş sonuçta Mahmut Fazıl Coşkun’un “Yozgat Blues”u. Bizce Lusin Dink’in “Saroyan Ülkesi” belgeseli ve montajcılıktan gelen Amerikalı yönetmen David Lowery’nin modern bir Bonnie Clyde çeşitlemesi niteliğindeki “Ain’t Them Bodies-Ölümsüz Aşk”ıyla birlikte kuşkusuz yeni haftanın sinemaseverlere salık verilecek filmi “Yozgat Blues”.
Pastırma yazı
Yazarın Son Yazıları
Polanski eski yarayı kaşıyor
Savaşın dehşetinde büyümek
Filistinli ünlü sinemacı Elia Suleiman’ın(ES’nin), 2009 yapımı “The Time That Remains-Geride Kalan”dan beri süregelen suskunluğuna artık son verdiği ve başrolünü üstlenerek kendini oynadığı yeni filmi “It Must Be Heaven-Burası Cennet Olmalı”, ES’nin Nasıra’daki evinde oturup dışarıyı seyrettiği, konuşmasız sahnelerle açılıyor.Pişkin bir komşusu bahçesindeki ağaca çıkmış, limon araklıyor, avcılığa meraklı bir başka komşusu da başından geçen kartal-yılan hikayesini anlatıyor.Yalnız yaşayan bir dünya vatandaşı olan kahramanımız, Filistin hakkında çekeceği bir film tasarısını Fransız yapımcısıyla görüşmek üzere Paris’e uçuyor ama önerdiği senaryo reddolunca bu kez yine sinema münasebetiyle çağrılı olduğu New York’a geçiyor, gözlemciliğini otel odalarında sürdürüyor.
Çağdaş, Fransız oyun yazarı, tiyatro rejisörü, komedyen (ve muhtemelen 1960-70’lerin, yaşlandıkça arada bir yönetmenlik de yapan oyuncusu Guy Bedos’nun oğlu) Nicolas Bedos’nun senaryosunu da yazıp çektiği ikinci yönetmenlik denemesi olan “La Belle Epoque-Yeni Baştan”, gösterildiği son Cannes festivalinde seyirciye “hem eğlendirici, hem düşündürücü, hem de duygu dolu” dakikalar yaşatıp yarışma bölümünün en ilginç filmlerinden biri olarak dikkat çekmişti.
005’te Fransa’yı günlerce birbirine katan banliyö ayaklanmalarından esinlenerek çekilmiş ve son Cannes festivalinde jüri ödülüne değer bulunmuş “Les Miserables-Sefiller” Cannes’ın sürprizlerinden biriydi.
Kotevska ve Stefanov’un yönettiği En İyi Belgesel ve En İyi Yabancı film Oscar’larına aday ‘Honeyland-Bal Ülkesi’ bugün gösterimde.