“Terzi kendi söküğünü dikemez” derler. Gazeteler de kendi içlerinde olup bitenleri pek yazmazlar. Daha doğrusu yazamazlar.
Sözgelişi, herhangi bir şirkette “şu kadar kişi işten çıkarıldı” diye manşet atan gazeteler, kendi gazetelerinden adam çıkarılınca susarlar.
Son zamanlarda Hürriyet, Sabah, Milliyet, Tercüman ve Güneş gazetelerinde çalışanların bir kısmının iş akitleri feshedildi. Ankara’da, İngilizce yayın yapan Daily News gazetesinde de sendikalı gazetecilere baskılar gelmeye başladı: Daily News patronu, bir gazetecinin işine “zamdan hoşnut olmadığınız, söz ve beyanlarınız ile açıkça görülmüştür” gerekçesi ile son verdi!
Sabah gazetesine, Yeni Asır’a, Günaydın’a ve “Gelişim Grubu” diye bilinen basın ve yayın kuruluşuna, oldum olası sendika sokulmadı. Sendika sokulmadığı için bu basın ve yayın kuruluşlarında çalışanlar güvencesiz kaldılar. Bu gazete ve dergilerde çalışanların yazgıları işverenlerin iki dudağı arasındadır.
12 Eylül hukuku ile sendikacıların kolları kanatları koparılmıştır. Bu koşullarda Türkiye Gazeteciler Sendikası da etkin bir savaş veremiyor.
Bu ekonomik krizin basını etkilememesi düşünülemez.
Anlı namlı şirketlerin fırtınaya tutulmuş tekneler gibi birbiri ardından battıkları bir dönemde, basın işverenleri de elbette bu olumsuz koşullardan etkilenirler.
Bu genel doğrunun yanında başka doğrular ve gerçekler de vardır. Bu gerçeklerden biri, bazı gazete sahiplerinin basın dışı alanlardan kazanç sağlamaları, bu yüzden de banka sistemine ve hükümete, ister istemez bağımlı olmalarıdır. Devlet bankalarından milyarlık krediler alan gazete sahiplerinin, hükümet karşısında boyunları eğik olur. Devlet bankalarına milyarlık arsa satıp “olaylara tercüman olan gazete patronları” ve aynı bankalara, sigorta şirketi satma pazarlığına oturan başka gazete patronlarının hükümet ile ilişkileri “ticari”dir.
Bu gazetelerde bir bakarsınız, başbakan ve hükümet üyeleri yerin dibine batırılmışlardır; bir bakarsınız, aynı başbakan ve bakanlar bu gazetelerde göklere çıkarılmışlardır. Hükümet niçin öyle sert eleştirilmiştir? Sonra niçin çark edilmiştir? Bu soruların yanıtları işte bu gibi “ticari işlerde” aranmalıdır.
Bazı gazetecilerin, gazetecilik dışındaki ticari ilişkileri, silah şirketi ortaklığına kadar varmıştır!
Hükümetlerin, bazı gazeteler ve gazeteciler ile araları hep iyi olmuştur. Tersine örneklere de tanık olunmuyor değil, olunuyor; örneğin Günaydın gazetesine, hükümete karşı yayın yaptığı gerekçesi ile daha geçen yıl “resmi reklam ambargosu” uygulanmamış mıydı?
Bugün basında “habercilik” ön planda değildir. Ön planda olan, okurlara hediyeler dağıtmaktır. Bu bir “haksız rekabet” konusudur. Villa dağıtarak, kat dağıtarak, televizyon dağıtarak, kamyon ve otobüs vererek, gazete okurluğu bir çeşit “şans ve talih oyunu” haline dönüştürülmüştür.
İşin daha da garibi bu milyarlık hediye yağmurunu düzenleyen gazetelerin “ekonomik kriz” gerekçesi ile gazetecileri işten çıkarmalarıdır. Gazete satışlarını, okurlarına milyarlarca liraya mal olan kat, araba, karton, televizyon dağıtarak artırmaya çalışan gazeteler, basın emekçilerine elli bin liralık, yüz bin liralık zammı çok görüyorlarsa, orada bir sorun var demektir.
Bu gazetelerin bazıları işyerlerine sendikaları sokmuyorlarsa, orada sorun daha da ciddileşir. Bu gazeteler, şu veya bu nedenle çalışanların iş akitlerini feshediyorlarsa bu sorun her gün daha da derinleşir.
O zaman gündeme sendikacılık gelir. Daha etkin, daha güçlü bir sendikacılık.
Bütün bu konular, bugün İstanbul’da toplanan “Basın Konseyi Temsilcileri” toplantısında görüşülebilecek mi?
Toplantı gündeminde yer alan “gazeteciliğin ahlaka aykırı, özel amaç ve çıkarlara alet edilemeyeceği” konusu bu bakımdan çok önemlidir. Basın, gazete sahiplerinin “özel çıkarlarına alet” edilirse ne olur? Nasıl önlenir bu yayınlar? Kim “dur” diyebilir bu gazete patronlarına? Can alıcı sorun budur.
Konsey üyesi gazeteci Güngör Yerdeş’in bazı gazeteciler ile ilgili olarak “yeraltı dünyası ile işbirliği”, “yabancı memleketlere silah sevkiyatı” ve “ihale almak üzere baskı yapmak” gibi yayınlara ilişkin başvurusunda somut ve ilginç konular yer alıyor.
Gündemdeki “tekelleşme” ve “basındaki lotarya” konularında da akla gelecek önlemler, Basın Konseyi üyesi gazeteci arkadaşlarımızın kendi gazetelerinde uygulanma olanağı bulabilecek midir? Bir başka önemli ve düşündürücü sorun da budur.
Basındaki yeni olgu, Babıâli basınına “İngiliz anahtarı” gibi giren yabancı sermayedir.
Türkiye’de gazeteler ve gazetecilik yeni bir modele doğru itiliyor. Hükümet güdümündeki TRT ve yabancı sermaye elindeki bir basın... Ve lotarya, katlar, arabalar, kamyonlar, villalar, televizyonlar, müzik setleri.
İşyerlerine sendikaları sokmayan gazete ve dergiler... Sendikalı işçileri sindirmeye çalışan gazete sahipleri... Bir gün içinde sokağa bırakılan gazeteciler, hakları aranmayan basın emekçileri... Birkaç yüz milyonluk “transfer ücretleri” ve İsviçre bankalarında hesapları bulunan milyarder gazeteciler!..
Öte yanda habercilik yapmak isteyen, ilkelerini koruyan, bu uğurda savaş veren, sağcısı, solcusu ve ortacısıyla gazeteciler...
Gazeteciler, son yıllarda işte böyle bir yol ayrımındadırlar.
Buyrun siz seçin!