Atatürk, Cumhuriyet’in ilan edildiği gün TBMM’de yaptığı konuşmada, “Baylar” der; “yüzyıllardan beri Doğu’da kıyıma ve haksızlığa uğrayan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekten yaradılışında bulunan erdemlerden yoksun sayılıyordu. Son yıllarda, ulusumuzun edimli olarak gösterdiği yetenek, anıklık (istidat) ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne denli aymaz ve ne denli gerçeği görmekten uzak, dış görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasında çok daha kolay gösterebilecektir...”
Cumhuriyet, başlı başına bir “devrim” demekti. Atatürk padişahlığı, daha sonra da hilafeti kaldırarak, halk yönetimi kurmak, egemenliği ulusun kendisine vermek için büyük ve kutsal bir kavgaya girişmişti. Atatürk’ün bu düşüncelerine karşı çıkanlar –ne acı ki– en yakın arkadaşları ve kendilerini “Cumhuriyetçi” olarak tanıtan ünlü gazetecilerdi. Atatürk “Söylev”de bunları eleştirir ve şu sözleri Cumhuriyet tarihimizin sayfalarına yerleştirir:
"Doğallıkla Cumhuriyetçiler; ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca değinilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu ülkü, devrimcilerin ödevidir. Buna karşı direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcıların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetiminin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi..."
Bu sözler, Cumhuriyet’in kuruluşuna egemen olan kararlılığı ve inancı yansıtmaktadır. 1920’lerde “TBMM, ulusun yaşam ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunma ve bu amaca aykırı hareket edenleri cezalandırmak kararı ile kurulmuş bir orduya sahiptir. Emir ve kumanda yetkisi, Büyük Millet Meclisi’nin manevi kişiliğindedir” diye yola çıkan yurtsever kadro, ulus egemenliğinin yönetim biçimi olan Cumhuriyet’i kurmakta duraksama göstermiyordu. Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nın Atatürk’ün önderliğindeki öncü kadrosu, Cumhuriyet yönetiminin demokratik ilkelerini, Türk ulusunun “yaradılışında bulunan erdemlerde” arıyordu.
Cumhuriyet yönetimi konusunda kararlılığın ve inancın dayandığı temel ilke budur: Ulusun erginliğine, yetkinliğine, olgunluğuna inanmak...
“Meclis” düşüncesi, Atatürk’ün en vazgeçilmez, en duyarlı ilkelerinden biridir. Gazetemizin kurucusu Yunus Nadi anılarında, Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinde, Atatürk’ün “Bizim bildiğimiz gerçekler ulusça da bilinince, kararlar konusunda, bizim gibi düşünmeyeceği neden kabul olunmamalıdır?” diye sorduğunu ve ulusun kurtuluş yolunu gördüğünde en doğru kararı vereceğini söylediğini aktarmaktadır...
Yunus Nadi, Atatürk’ün bu sözlerine karşı “Canım Paşam, kuram çok güzel de gerçeklerden çıkan gerekler ivedi davranmayı emretmektedir. Sözgelişi Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Gerçek odur ki, eğer elimizde dayanacak bir ordu bulunmazsa, bütün bu güzel kuramlar suya düşer” dediğini ve Atatürk’ün bu konuşmayı şöyle sürdürdüğünü anlatmaktadır:
"İşte aramızdaki ayrım, özellikle burada göze çarpıyor. Bence Meclis kuram değil, gerçektir ve gerçeklerin en büyüğüdür. Önce Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan ulus ve onun yerine Meclistir. Çünkü ordu demek, yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet ve zenginlik demektir. Buna bir iki kişi karar vermez. Bunu ancak ulusun karar ve benimsemesi ortaya çıkarabilir ve bir kez bu hale geldikten sonra ulusun yaşam ve varlığına ters olan zulüm ve baskının tümünü kaldırmaya hak kazanma yetkisini yalnız kuram olarak değil, edimli olarak da kazanmış oluruz..."
Bu sözler, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yönetiminin dayandığı amaç ve ilkeleri gösteriyor. Ulus ve ulusun bağrından çıkmış olan ordunun ulusal amaçlar çevresinde kenetlenmesi, “Atatürkçü Cumhuriyet” yönetiminin erdemi ve amacıdır.
Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından ve saltanatın kaldırılmasından sonra bir adım daha atar. Attığı bu adım, ordunun günlük siyasetten uzaklaştırılmasıdır. O tarihe kadar, milletvekili de olabilen Genelkurmay başkanı ve ordu komutanlarının milletvekilliğini ya da askerliği seçmeleri konusunda alınan karar bütün komutanlara bildirilir. Telgrafta, “komutanların milletvekili de olmalarına, orduda bu komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşmadığı ‘gerekçesi’ ” Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal imzası ile ordu komutanlarına iletilir.
Atatürk’ün bundan sonraki çabaları, çok partili düzene doğrudur. Bu konuda birkaç girişim de yapar. Cumhuriyetçi Serbest Fırka kurulur. Atatürk, bu partinin başına yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı getirir. Okyar, partisinin “sola mütemayil olduğunu” açıklar. “Bundan sonrası sosyalizmdir” der. Serbest Fırka’nın “solculuğu” gerçi çok tartışma götürür, ama Atatürk sağlığında çok partili yaşamı görmek istemiş, bu yolda girişimlerde bulunmuştur. Olayın önemi buradadır.
Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak anılarında anlatır:
Recep Peker, 1935’lerde bir Avrupa gezisi yapar ve o yıllarda egemenlik kuran faşist yönetim biçimlerinden esinlenerek hazırladığı bir programı, Atatürk’e sunar. Atatürk bu programı öfke ile karşılar ve öfkesini şöyle dile getirir:
"İşte orada sözü edilen bütün kuvveti kendinde toplayıp tek partiyi, dolayısıyla devleti ve ülkeyi kendi başlarına yönetecek Yüksek Meclis üyelerini... diyorum. Onları kim seçecek? Bu zorbalar kurulu, güç ve yetkiyi kimden nasıl alacak?.. Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir! Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile, zerre kadar anlaşılmış değildir. Çocuk, biz öyle yönetim, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede bir gün –eğer dünyada hükümdarlık aleyhine gittikçe artan kuvvetler, akımlar karşısında kalanlar varsa– padişaha yandaş olanlar bile parti kursunlar..."
Türk ulusu, Cumhuriyet’i, bir büyük Kurtuluş Savaşı sonunda kurdu. Cumhuriyet’in temelinde, böylesine kavgalar, böylesine düşün savaşları var. Bu kavgaları bilmeden, “Atatürkçü Cumhuriyeti” anlamaya olanak yoktur. Çünkü Atatürkçülük, Cumhuriyet’in özü demektir.
Cumhuriyet’in bu yıldönümünde, başta büyük Atatürk ile O’nun silah ve düşün arkadaşları olmak üzere, Cumhuriyet’i kuranları ve yaşatanları saygıyla anıyor; tarihi boyunca hak ve özgürlükleri uğruna savaşmış bulunan Türk ulusunun ve Atatürk’ün ilke ve inançlarını yaşatmakla görevli Silahlı Kuvvetlerimizin bu büyük bayramını inançla ve kıvançla kutluyoruz.