“Kontrgerilla” kavramı, 12 Mart döneminde siyasal sözlüklere girmişti. O günlerde, Ankara’da Muhabere Okul Komutanlığı Radyoevi binası ile Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü, İstanbul’da Ziverbey Köşkü, sorgu merkezleri olarak kullanılmaktaydı.
Buralarda görevli olanlar, sanık sorgularına, “Burası Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kontr-Gerilla Teşkilatı...” diye başlıyorlardı.
“Kontrgerilla” kavramı, bu yüzden 12 Mart sonrasında işkenceli sorgularla eşanlama gelmişti. Sorgucuların hepsi subay mıydı? Hayır... Örneğin İstanbul’da “Kel Eyüp”, Ankara’da “Avukat Bülent”, MİT görevlileriydi. “Kel Eyüp” diye bilinen MİT görevlisi Eyüp Özalkuş’tu; “Avukat Bülent” de DPT’nin eski müsteşar vekili Bülent Öztürkmen.
Ziverbey Köşkü, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün emrindeydi. Köşk, Tümgeneral Memduh Ünlütürk tarafından yönetilmekteydi. MİT görevlileri, Hiram Abas ve Mehmet Eymür adları Ziverbey Köşkü sorguları sırasında ortaya atılmıştı.
Tabii bunlar duyulan adlar, daha başka sorgucular da vardı elbette.
12 Mart sorgucularından Bülent Öztürkmen, THY Yönetim Kurulu üyesidir; Eyüp Özalkuş, THY’nin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nde çalışıyor; 12 Mart ve 12 Eylül davalarının ünlü savcısı Süleyman Takkeci de THY istihbarat biriminin başındadır.
Kimlere işkence yapılmıştı o günlerde?
Söz gelişi, yazar İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal İstanbul’da Ziverbey Köşkü’nde işkencelerle sorgulanmışlardı. Emekli General Celil Gürkan, eski MGK üyesi Numan Esin, emekli Kurmay Yarbay Talat Turan, yine bu Ziverbey Köşkü’nde işkenceli sorgulardan geçirilmişlerdi.
Yazar Emil Galip Sandalcı’ya, Doğu Perinçek’e ve bugünün TRT Danışmanı Nuri Çolakoğlu’na, yazar Erdal Öz’e Ankara’da Muhabere Okulu Radyoevi binasında en acımasız işkenceler yapılmıştı.
Ne adına? “Kontrgerilla” adına...
“Kontrgerilla”nın “gayri nizami kuvvetlere karşı harekât” içinde yer alan bir kavram olduğu sonradan anlaşılacaktı.
Davit Galula adındaki bir terör uzmanının yazdığı Counter Inssurgency Warfare adlı kitap, 1964 yılında Amerika’da yayımlanmış ve hemen hemen bütün dillere çevrilmişti.
Bu kitap 1985 yılında Türkçeye de çevrilmiş ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayımlanmıştı.
“Özel savaş”, isyancı gerilla kuvvetlerine karşı hükümet kuvvetlerince verilen savaşın taktiklerini kapsayan bir askeri kavramdı. “Kontrgerilla” da İngilizcede “Counterguerilla”nın Türkçe karşılığıydı. Bu kavram Türkçede, “gerillaya karşı koyma” anlamına geliyordu.
Tümgeneral Cihat Akyol’un 1971 yılında Silahlı Kuvvetler Dergisi’ne ek olarak yayımladığı “Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Hareket” adlı incelemesinde, düzenli askeri birliklerin yanında “gayri nizami faaliyetler”in kapsayacağı görev alanı çizilmektedir. General Akyol, bu incelemesinde “Kontrgerilla”nın “cephe gerisindeki düşman faaliyetlerini önceden bertaraf etmesi” gerekeceğini belirtmektedir. (s.7)
“Gayri nizami harp” iki anlamda kullanılıyor. Birinci anlam, askeri stratejilerinin bir parçası olarak silahlı kuvvetlerin desteğinde hükümete bağlı birliklerin katıldığı savaş. Bu kavramın ikinci anlamı, isyancı gerillaların başkaldırma eylemleri, anayasal terim ile tanımlarsak “eylemli kalkışma”.
General Akyol, kontrgerilla taktiği olarak şu öneriyi ileri sürmektedir:
Halkı mukavemetçilerden ayırmak için sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi mücadele kuvvetlerince zulme kadar varan halka haksız muamele örnekleri gibi sahte operasyonlara başvurması tavsiye edilir. (s.15)
Bu “sahte operasyonlar” nelerdir?
“Teritoryal savunma”, Batı ülkelerindeki savunma anlayışlarında yeri olan bir kavramdır. Önemli olan, “gayri nizami harp” ile “teritoryal savunma” arasındaki farkı belirleyebilmektir.
“Kontrgerilla” savaşı taktikleri gereği bu örgütün emrinde çalışan siviller ile “teritoryal savunma birlikleri”nde görevlendirilecek siviller arasında görev ve yetki bakımından ne gibi benzerlikler ve farklılıklar olacaktır?
Bir düşman saldırısına karşı ülkemizi savunmak hepimizin ortak bir görevidir. Silahlı kuvvetlerimizin “asli görevi” yurdumuzu ve ulusumuzu düşman saldırılarından korumaktır. Sayıca dünyanın en büyük ordularından birine sahibiz. Bu çağda, düşman askeri birliklerini, yılda ancak dokuz gün eğitim gören ve “silahlı kuvvetlerde kullanım dışı bırakılan piyade hafif silahları” ile donatılmış “milis güçleri” ile cephe gerisini terke zorlamak askeri bakımdan çok güçtür.
Bu bakımdan, çağın teknolojik gelişmeleri karşısında yeni kuramlar, taktikler ve stratejiler geliştirmek gerekir.
Öngörülen paramiliter birlikler, bugün olmasa bile yarın ya da öbür gün, siyasal gerilimin arttığı dönemlerde, tek yanlı siyasal koşullandırmalarla kullanılabilir mi? Ya da bu birliklerde görev alan siviller yetkilerini siyasal amaçlarla saptırıp bir partinin ya da örgütün silahlı güçleri haline dönüşürler mi?
Geçmişte çok acı örnekler yaşadık. Ne derler? “Sütten ağzı yanan...”
İşte öyle...