Güneydoğu yöremizde yaşanan, bir savaştır. Bunda hiç kuşku yok. Kuşku olmaması gereken bir nokta da devletin bu konuda pek başarılı olmadığıdır.
Terör, doğası gereği, çok yönlü ve çokuluslu özellikler taşır. Bunun içindir ki, genel ve soyut sözlerle, hele hele “eşkıyanın kökü kazındı” gibi demeçler ile bu işin üstesinden gelinmez.
Örgütler çokulusludur. Suriye kamplarından çeşitli Batı ülkelerine kadar uzanan bir örgüt ile karşı karşıyayız. Öyleyse, alınacak önlemler de çok yönlü ve çokuluslu olmalıdır. Bu çokuluslu örgütlenme olgusu gözetilerek alınmayan önlemler yüzeysel kalır; yüzeysel kalan her önlem de bugüne kadar olduğu gibi terör örgütlerinin cesaretini artırır.
Öyleyse olaya çok daha geniş açıdan bakmak gerekecektir. Olaya geniş açıdan bakılırsa, Silahlı Kuvvetlerimiz için, “PKK ile savaşıyor” izlenimi yaratmanın sakıncalı sonuçlar doğuracağını kabul etmemiz gerekir. PKK’nın da istediği budur.
Peki bu ayrımcı terör örgütü ile Silahlı Kuvvetler savaşmayacak da kim savaşacaktır? Konunun duyarlı noktası da buradadır. Güneydoğu’daki ayrımcı örgütlerle savaşmak için Silahlı Kuvvetlerden de güç ve destek alan ayrı bir birim kurulmalıdır.
“Özel harp” dediğimiz yöntem böyle alanlarda gündeme gelir. 12 Mart döneminde, iki cunta arasındaki hesaplaşmada, ülkenin seçkin aydınlarını İstanbul’da Ziverbey Köşkü’nde sorguya çekmek midir “özel harp”; yoksa, PKK gibi ayrımcı, dış destekli bir örgütle savaşmak mı? Hiç şüphesiz ikincisi.
“Özel harp”; işte PKK gibi dış destekli terör örgütlerinin ülke içindeki saldırı eylemlerine karşı kullanılması gereken resmi devlet kuruluşu ve bu kuruluşça başvurulan yol ve yöntemlere verilen addır.
“Kontrgerilla”nın da özünde anlamı budur. Bir dış saldırı karşısında, sivil halk kesimleri içinde direniş örgütleri kurmak, bunları donatmak, eğitmek ve yönetmek gerekir. Bütün bunlar uzun erimli bir programla olur. Türkiye’de bütün kurumlar, “politize” olmuş devlet kurumları, kuruluş amaçlarından saptırılmış ve özellikle bunalım dönemlerinde, “özel siyasal çıkarlar”ın emrinde ve doğrultusunda kullanılmıştır. Ve bu arada asıl yapılması gerekenler de unutulmuştur.
Herhalde, unutulan, gereği kadar önemsenmeyen, önemsendiği anda da çözümü için yanlış yöntemlere başvurulan konulardan biri doğu ve güneydoğudaki ayrımcı oluşumlardır.
Alın, ellerine silah verilen “köy korucuları” konusunu...
Kimlerdir bunlar? Eğer bunlar, yörede birbirlerine düşman aşiretlerden ve ağaların adamlarından seçiliyorsa, yanlış o noktada yapılıyor demektir. Bu yanlışın faturasını bu köy korucuları çolukları ve çocukları ile birlikte ödüyorlar.
Özel harp yöntemleri bu yörelerde gereğince işlese, direnişçilerin kimlikleri belli olmaz, olmayınca da PKK kolay kolay bunları bulup öldüremez.
Şimdi ne oluyor? Şimdi, “köy korucuları” önce belli aşiret ve ağaların adamları olduğu için yöredeki kitle desteğini sağlayamıyorlar. Sağlayamadıkları gibi, PKK’nın “açık hedefi” oluyorlar.
Güneydoğu’daki terör ile daha çok uğraşacağız. PKK yok edilse bile bunun yerini başka ayrımcı güçler alacaktır. Abdullah Öcalan gibi Ankara’da, 70’li yıllarda SBF öğrencisi iken devletin duyarlı kesimlerine bilgi aktaran bir lider yerine, belki de çok daha güçlüleri de çıkacaktır.
Evet, Ziverbey Köşkü’nde, savunmasız insanlara işkence yaparak sorguya çekmek kolaydır; güç olan, gerçekten “milli” görevler düştüğünde yapılması gerekeni yapmaktır.