Bir toplumda anaların babaların güven kaynağı olan gençlerin arasından öğretmenlerini, arkadaşlarını tabancalarla öldürenler çıkmışsa o ülkenin geleceği karanlıktır.
Dünya tarihine “Yurtta barış, dünyada barış” anlayışını benimseten Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti tehlike içindedir.
Yöneticilerin, birtakım siyasetçinin, adaletin, para babalarının, hukukçuların bulunduğu ülke tehlike içindedir. Bu durumda görev topluma düşer.
GEÇMİŞ ZAMANLAR
Bunları düşünürken liseli bir gencin, kendilerini nasıl bir ortamda geliştirdiklerini, öğretmenle ilişkilerini yansıtan bir bölümle karşılaştım:
“Dağın eteğinde beyaz minareleriyle sarılmış bir şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk. Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezdiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk! Sanıyorduk ki mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünmeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık.
Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanmıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu.” (Sait Faik, “Sarnıç”, Can Yayınları, 2025)
ANILARLA YAŞAMAK
İyi öğrenim gören gençler, okuldaki dayanışmayı oradan ayrıldıktan sonra da sürdürürler. Bunun bütün yönlerini, en küçük ayrıntılarını bile Sait Faik, “Sarnıç” adlı öyküsünde, okuru alıp o ortama sokan üslubuyla dile getiriyor. İşte bundan birkaç örnek:
“Davut’un bir büyük ağabeyi vardı. Biz Davut’la beraber ağabeyinin bizim erik ağacında saatlerce beklediğini, karın üzerine iki karış yağdığını, ders çalıştığımız odada ışığı söndüp birbirimize sokularak, nefes almadan rüya görür ve hiçbir şey anlamaz, birçok şeyler sezer gibi seyretmemiş miydik? Davut kimdi, kimin çocuğuydu? Niçin onu hatırladıkça içimde bir şeylerin sökülüp koptuğunu, başımın birdenbire dönüp bir müddet sustuğunu duyuyorum.”
“Öyle lokantalarda yemek yedim ki bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi.”
“Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım. Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu.”
“En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günleri serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda, çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim.”