ABD ve Avrupa medyasında, Brexit ve Trump’ın seçim zaferinden sonra yeni bir tanımlama var: Ulusalcı Enternasyonalizm. İnsanın aklına oksus (keskin/zeki) morus (körelmiş/ aptal) kavramlarından, imkânsız bir duruma işaret etmek içi üretilen “oksimoron” kavramı geliyor. “Ulusalcı enternasyonalizm” bir durum olarak imkânsız, ama kavram olarak 35 yıllık dünya düzeninin çözülmeye başladığına ilişkin iyi bir kanıtı.
Ekonomik, siyasi, ahlaki iflas...
Liberal demokrasi, insan hakları, serbest ticaret, 1980’lerden bu yana, özellikle de Doğu Bloku çöktükten sonra, oluşan “düzenin”, siyasi, ahlaki, ekonomik temel taşlarıydı. Liberal demokrasi yerini, içinde milliyetçi, ırkçı siyasi partilerin hızla yükseldiği bir iklime bırakıyor. ABD başkanı Trump, işkenceyi açıkça savunarak sıradanlaştırırken, insan haklarının üzerini çiziyor; Atlantik’in iki yakasında küreselleşmeci, serbest ticaret yanlısı düşünce hızla geriliyor. Le Monde’un, cumartesi, başlığına göre “Trump ve May dünya ticaretini sarsıyor”. İngiltere Avrupa Birliği’nden çıkıyor; Trump, Pasifik Serbest Ticaret Anlaşması’ndan çıkıyor, Avrupa Birliği’nin geleceği olmadığını savunuyor, ithalata yüzde 25-30 vergi uygulamaktan söz ediyor; NATO’nun artık bir işe yaramadığını savunuyor.
Küreselleşmeye, serbest ticarete, liberal demokrasiye hiçbir zaman yüz vermemiş bir ülke olmasına karşın, Çin sahip çıkıyor, ABD çekilirse dünyanın liderliğini biz üstlenebiliriz gibisinden açıklamalar yapıyor. ABD tarafında da kimi dış politika uzmanları “Çin’in dünyasında yaşamak ister miyiz” gibi sorularla uğraşıyorlar.
Tüm bunlar ekonomik krizini yaşayan bir sistemin siyasi, ahlaki dayanaklarının da çöktüğünü gösteriyor.
Ve oksimoron
“Ulusalcı-enternasyonalizm” bu iflası ve içerdiği dinamikleri çok iyi anlatıyor.
Gelişmiş kapitalist (emperyalist) ülkelerde, uluslararası düzenin sorunlarına değil, kendi uluslarının çıkarına öncelik vereceklerini savunan siyasi partiler ve liderlikler ya iktidara geliyorlar, ya da giderek güçleniyorlar.
Siz, “Ben başka ulusun çıkarına öncelik vereceğim” diye oy isteyen birine hiç rastladınız mı? Öyleyse ne oluyor? Olan şu: Bu siyasi liderler ulus deyince, Batı, beyaz, Hıristiyan ve öncelikle erkek bir kümeye ait bir “kimliği” anlıyorlar. Bu liderlere göre, bir tarafta 500 yıllık Avrupa merkezli bir uygarlık var diğer tarafta dünyanın geri kalanı, daha spesifik olarak Müslümanlar ve Çin!
Bu ulusalcı liderler yükseldikçe, seçim zaferi kazandıkça, farklı uluslardan olmalarına karşın birbirlerini kutluyor, desteklediklerini açıklıyorlar. Bu görüntüden de Batı medyası, bir “enternasyonalizm” fantezisi üretiyor.
Bu tam anlamıyla bir fantezi. Çünkü, tüm bu liderlikler kendi ekonomilerini korumaktan (önce Çin’e, ama hemen ardından ister istemez birbirlerine karşı), sanayilerini canlandırmaktan (dünyada bir kapasite fazlası, aşırı birikim sorunu yaşanırken) söz ediyorlar. Bu ortamda aralarındaki ekonomik rekabetin, siyasi çatışmalara dönmesini, ancak o da bir süre için dünyanın geri kalanının pazarlarını kaynaklarını talan ederek önleyebilirler. Ancak bu kez, karşılarında Çin gibi büyük bir oyuncu var.
Boşuna mı, ırkçılık yükselirken, ABD ve Avrupa halkları yüzde 65 - 45 arasında değişen oranlarda ‘III. dünya savaşı’nın yakında çıkacağını düşünüyor (The Independent); Gorbaçev,“Görünüşe bakılırsa dünya bir savaşa hazırlanıyor” (Time) diyor. Boşuna mı, servetini, bilişim, sosyal medya, “venture capital” (riskli ama yüksek kârlı) alanlarda yapmış kimi süper zenginler, geleceğe, “düzen çökecek, kaos olacak” varsayımıyla, silahlanarak, sığınaklar yaparak, ortak yaşam alanları kurmaya başlayarak, Yeni Zelanda’da arazi alarak, hazırlanıyorlar ( New Yorker).
‘Ulusalcı enternasyonalizm’
Yazarın Son Yazıları
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.