Hıfzı Topuz

Bir zamanlar Paris

07 Eylül 2019 Cumartesi

Ben o günlerden bu yana Paris’i hiç aksatmadım. Şimdi Paris bana hüzün veriyor, içim sızlıyor. Bir zamanlar birlikte olduğum insanların hiçbiri hayatta değil. Anılarımın baskısından kendimi kurtaramıyorum.
Paris’e ilk gidişimden bu yana tam 67 yıl olmuş... O yıl doğan çocuklar bugün yaşlı başlı insanlar oldu.
Ben o günlerden bu yana Paris’i hiç aksatmadım. 1952’de Paris Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisans yapıyordum. O yıl gazetelere bol bol yazı ve röportajlar gönderdim. Fransa’nın sayısız ünlülerini tanıdım.
Bir yılda yüksek lisansı tamamlamak elbette söz konusu değildi. İstanbul’a dönüp gazeteciliği sürdürdüm.
Sonraki yıllarda da bir ayağım Paris’teydi. Her fırsatta kendimi orada buldum.
Sonra, 1957’de Strasbourg Üniversitesi’nde doktoraya yazıldım.
1959 başında da UNESCO’da uluslararası gazeteci kimliği ile göreve başladım. O görev tam 25 yıl sürdü.
Şimdi Paris bana hüzün veriyor, içim sızlıyor.
Bir zamanlar birlikte olduğum insanların hiçbiri hayatta değil. Anılarımın baskısından kendimi kurtaramıyorum.
Yitirdiğim dostlarımın başında Avni Arbaş, Abidin Dino, Üstün Üstündağ, Nejat Devrim geliyor.
O yıllarda Aydemir Balkan bir mimarlık bürosunda çalışıyor ve Cumhuriyet’e açıktan yazılar gönderiyordu. Danimarkalı bir kızla tanıştı, uzun zaman seviştiler, sonra da evlendiler.
Aydemir bir ara Paris basın ataşesi oldu, ama bu iş çok sürmedi ve UNESCO’ya girdi. O da belki 25 yıl orada çalıştı. Birlikte olduğumuz her kahvenin önünden geçerken Aydemir’i anıyorum.
Rue St Jacques’da Schola Cantarum’un önünden geçerken kafam hep Avni’ye takılıyor.

Harabeye dönen kilise
Notre Dame Kilisesi birkaç ay önce harabeye döndü. Onun karşısındaki La Bucherie Lokantası Abidin’in karargâhı gibiydi.
Alesia’dan geçerken Fikret Mualla gözümde canlanıyor. Koltuğunun altında resim dosyası ile kahvelere girip çıktığını görüyorum.
Üstün Üstündağ ve Gülgün ile St Germain des Pres kahvelerinde az mı oturmuştuk.
Yine o bulvarın üzerinde eski bir otel var. Turhan Güneş hep orada kalırdı.
Sevgili Haluk Ceyhan ile eşi Reşadet birkaç yıl Paris’te kalmışlardı. Bir akşam onların dairesinde OECD Büyükelçisi Memduh Aytür, eşi ve Üstünlerle birlikteydik. Bir ara şakacıktan Üstün’le güreş tutuyorduk. Yerlerde yuvarlanırken döşemeler sarsılmış, alt kattakiler de “Ne oluyor” diye telaşla koşup gelmişlerdi.
Mahmut Makal bir süre Paris’te Rue des Ecoles’de bir otelde kalmıştı. Bizim evdeki toplantılarda o da hiç eksik olmuyordu.
Montparnasse’daki Select kahvesi o yıllarda gençlerin rahatça girip çıkabildikleri bir yerdi. Şimdi yer ayırtmadan gidilemiyor. Mübin Orhon, Oğuz Orbay gibi arkadaşlarla sık sık orada buluşurduk.
Bedri Rahmi, Paris’e her gelişinde bende kalırdı. Paris’te yaşayan eski bir öğrencisi ile sevişiyordu, ama çok mutsuzdu.
Mimar, ressam dostumuz Erol Akyavaş o dönem hep aramızdaydı.
Konsolos yardımcısı Füsun Çetintaş herkesin derdine çare buluyor ve toplantılarımıza renk katıyordu.

Paris’te Türk kültür merkezi
Büyükelçi Cahit Kayra bazı hafta sonları evinde, Paris’teki görevli aydınların katılımı ile tartışmalı toplantılar düzenliyordu. Bu toplantıların sonradan eleştiri konusu olduğunu öğrendik.
Büyükelçimiz Hasan Esat Işık da büyük bir alçakgönüllülükle elçiliğin kapılarını bütün yazar ve sanatçı Türklere açıyor, bazen de bizim evde hep bir araya geliyorduk.
Piyanist Gönül Gökdoğan o dönemde bir kız arkadaşıyla birlikte resitaller veriyor ve bizim evin üst katında bir odada yaşıyordu.
Selim Sırrı Tarcan’ın kızı Azade, eşi Tevfik Kent ve harika çocuk yasasından yararlanarak Paris’e gelen oğulları Fuat Kent de sık sık bizlere katılıyordu.
Turizm Ataşesi Mukadder Sezgin ve yardımcısı Nevin Menemencioğlu yıllar boyu Champs Elysees’deki turizm bürosunda Türkiye’yi tanıtacak sergiler düzenlediler. Turizm bürosu Mukadder’in sayesinde Paris’te bir Türk kültür merkezine dönüştü.
Ressam dostum Ali Atmaca o dönemde Paris’te sanatını geliştirmeye çalışıyor, ama ne yazık ki resim satma işinde pek başarılı olamıyordu. Eşi Tülin Atmaca ise üniversitede çok iyi bir düzeye ulaşmıştı.
Paris’e sık sık gelip gidenler arasında UNESCO Milli Komisyonu Başkanı Prof. Bedrettin Tuncel ve Genel Sekreter Vildan Aşir de vardı. Her ikisi de bütün dostlarımın dostuydu.
Değerli Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel de ölümünden birkaç ay evvel UNESCO genel konferansına geldi. Her yere birlikte gidiyorduk. O günlerin tadına doyamadım.
Yine o yıllarda sevgili dostum Necati Cumalı da uzun bir süre için Paris’e gelmişti. İstanbul’daki dostluğumuzu orada da sürdürdük.
Ressam Nejat Devrim büyük hayaller peşinde koşuyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda Paris’e gelmiş, kısa zamanda sanat çevresine katılmış ve çağdaş genç ressamlar arasında iyi bir yer edinmişti. Ama ne yazık ki hayalleri başarısının çok üstündeydi. Sanat heyecanıyla kaynıyordu. O da zaman zaman dosyasına resimlerini doldurup bana geliyor ve onları bir şişe viski ya da bir kutu puroya karşılık bırakıp gidiyordu.
Polonyalı bir kızla evlenmiş ve ondan bir kızı olmuştu. Kızına hayrandı. Ama yıllar sonra karısını ve kızını Paris’te bırakarak bir sergi açmak için Polonya’ya gitti. Orada da genç ve güzel bir kızla tanıştı. Kız tek kelime yabancı dil bilmiyordu. Nejat’la nasıl anlaştıklarını anlayamadık. Aralarında bir sevda serüveni başladı. Nejat ne yazık ki yaşamını orada noktaladı.
Melih Cevdet Anday’ın eşi Yaşar Anday o dönemde basın ataşeliğinde geçici bir iş bulmuştu. Şimdi gazetemizin başında olan sevgili dostumuz Alev Coşkun o zamanlar bakandı. Onun yardımı ile Melih Cevdet de Paris öğrenci müfettişliğinde ufak bir göreve atandı. Melih ve Yaşar birlikte Paris’e yerleştiler. İçtiğimiz su ayrı gitmiyordu.

Ve Nâzım Hikmet
Ya Nâzım Hikmet? 1961’de Nâzım Paris’e gelmişti. Abidin, Saint Germain des Pres’de bir otelin lobisinde bizi tanıştırdı. Sevgi dolu bir insandı. Paris’te olmaktan büyük bir mutluluk duyuyordu. Günlerce hep birlikte olduk.
Pertev Naili Boratav o yıllarda Paris’te folklor araştırmaları üzerinde çalışmalar yapıyor ve kitaplar yayımlıyordu. Pertev Bey ve eşi Hayrünnisa Hanım çok sevdiğimiz dostlarımız arasındaydı.
Sevgili gazeteci ağabeyimiz Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Sertel Bakü’de öldükten sonra kızı Yıldız’la birlikte bir yaz günü Paris’e gelip Port Royal’de bir otele yerleştiler. Sıkıntılı günler yaşıyorlardı, ama kısa sürede bir çevre yarattılar ve aile toplantılarımızdan hiç eksik olmadılar.
Sevgili dostum büyük ses sanatçısı Tülay German yine o yıllarda hayat arkadaşı Erdem Buri ile Paris’e geldi. Yıldızının parladığı yıllardı. Fransa’nın en ünlü sanatçılarıyla birlikte konserler verdi. Büyük bir üne kavuştu. Ama ne yazık ki Erdem Buri amansız bir hastalığa yakalanarak aramızdan ayrıldı. Tülay da kederler içinde köşesine çekildi ve çevresiyle ilişkilerini kesti.
Sultan Abdülmecit’in torunu Prenses Fevziye Osmanoğlu 1963’te Paris’te UNESCO’da bir göreve atanınca en yakın arkadaşlarımın arasına katıldı. Evindeki toplantılarda zaman zaman Prenses Hanzade Osmanoğlu ve annesi Sabiha Sultan’la bir araya geldik. Gündemde her zaman Osmanlılar vardı.
Okul yıllarından arkadaşım Süreyya Günay o yıllarda Paris’te öğrenci müfettişiydi. Sonradan Galatasaray Lisesi müdürlüğüne atandı.
UNESCO’dan ayrılacağım dönemde önce Hamit Batu, sonra da kuzenim Faik Melek Paris’e büyükelçi oldu. Bol bol özlem giderdik.
O dönemde eğitim ya da araştırma için Paris’te kalanlar arasında şu dostlarımın adlarını sıralayacağım: Zeynep Oral, Ertuğrul Özkök, Ahmet Taner Kışlalı, Canan ve Ahmet Tangün, Erdinç Tokgöz, Coşkun Tunçtan, Tunç Tüfekçi, Sadi Öziş, Yıldız Alpar, Halil Nadaroğlu, Erdoğan ve Merih Teziç, Suat Yalaz, Tiraje Dikmen, Nur Vergin, Cihat Burak, Prof. Taner Timur...
Zaman zaman Paris’e gelenler arasında şu dostlarımı hiç unutamam: Müşerref Hekimoğlu, Nermin Abadan Unat, Bahri Savcı, Çetin Altan, Abdurrahman Hancı, Müzehher Va-Nu, İsmail Hakkı Birler, Altan Öymen, Atilla Karaosmanoğlu, Sivas’ta Madımak Oteli’nde hayata gözlerini yuman Âşık Nesimi Çimen...
Paris’in her köşesinde eski dostlarımdan unutulmaz anılar var. Nereye gitsem belleğimde onlar canlanıyor.

Ya bugünkü Paris?
Paris’i her yıl az çok değişmiş buluyorum. İlk gözlemlerim şöyle:
Bu kentte artık sefil insan yok. Kadın erkek, genç ihtiyar herkes temiz giyimli, üst baş yerinde, ayakkabılar yepyeni... Fransızı da öyle, Afrikalısı da...
Peki, yoksul insan yok mu? Var elbette. Clochard denilen sefillere gene birçok yerde rastlıyorsunuz. Bazıları hiç açılmayan kapıların önüne yataklarını sermişler, orada yatıp kalkıyorlar. Önlerinde dilenci çanağı yerine geçen karton birer bardak... Sokaklara işeyenler de var. Artık kimse bunları yadırgamıyor.
Ağustos ayında Paris’in yarıdan fazlası turist... Bazı semtlerde de Cezayirliler, Tunuslular, Faslılar ve Senegalliler çoğunlukta. Hepsi anadilleriymiş gibi Fransızca konuşuyorlar.
Kırmızı ışıkta mutlaka bütün arabalar duruyor. Bütün sürücülerde öyle bir disiplin var.
En önemlisi de kaldırımlara park etmiş tek araba göremiyorsunuz.
İnsanların zarifliği ve nezaketi her yerde göze çarpıyor. Yaşlı bir insan yolda bir an duracak oldu mu, yandakiler hemen “Size yardım edebilir miyim” diye soruyorlar.
Yemek saatlerinde bütün kahve ve teraslar dopdolu, boş yer yok. Masalara hep görkemli yemekler geliyor. Fransızlar yemeğe çok düşkün...
Paris’te hava kirliliğini önlemek için belediye büyük önlemler almış. Yüzlerce yerde belediyenin özenle hazırladığı bisiklet durakları var. Duraklara yerleştirilmiş bisikletler hiç boş kalmıyor. Caddelerde bisikletlere özel yollar ayrılmış. Yani belediye otomobil yerine bisiklet kullanmayı destekliyor.
Yılda iki kez, biri temmuzağustosta, ötekisi ocakta “soldes” denen indirimli satışlar düzenleniyor. Her yerde yüzde 70’e kadar indirim... Elde kalmış bütün mallar kapışılıyor.
Fransızlar Paris’in kurtuluşunda şehit düşenleri unutmamışlar. Direnişte ölenlerin anıları her yerde yaşatılıyor. Örneğin, St Michel Bulvarı’nın üst başında Madencilik Yüksek Okulu’nun duvarları onun en canlı örneği... O duvarlar kurşun izleriyle delik deşik olmuş. O yerler anıt gibi korunuyor.
Bazı duvarlarda şu tür levhalar görüyorsunuz: “Jean Revers 5 Ağustos 1944’te Paris’in kurtuluşu için burada can verdi.”
O levhaların üstü her zaman çiçeklerle kaplı.

Eski sesler
O yıllarda Paris’te konser kaçırmıyordum. Kimler yoktu ki, Edith Piaf, Yves Montand, Gilbert Becaud, Brassens, Barbara, Dalida, Colette Renard, Mouloudji, Léo Ferré, Aznavour daha kimler kimler...
Öğrencilik dönemimde konserlere pek para ayıramıyordum. Bereket sıraların arasında inip kalkan tabureler vardı. Onlar ucuzdu. Oralara ilişiyorduk. Bazen balkonların en üst sırasında sahneyi pek göremeyen ucuz yerler oluyordu. Bazen de sahnenin arkasında ayakta durup konseri dinliyorduk. O heyecanı yaşamak için katlanamayacağımız şey yoktu. O sanatçıların hepsi artık tarih oldu. Sesleri ancak CD’lerde kaldı.
O yıllarda Paris’te siyasal gösterilere katılmaktan da geri kalmıyorduk. Vietnam’da savaşmayı reddeden Henry Martin tutuklanmış ve onun kurtuluşu için yer yerinden oynamıştı. Gençler “Henry Martin’e özgürlük!”, “Eisenhower katil!” diye bar bar bağırıyorlardı. Biz de aralarındaydık.
Mutualité salonunda solcular büyük gösteriler düzenliyor ve devrimci politikacılar sahnede yer alıyordu. Kaç kez Sartre da bunlara katılmıştı. Bazen de République alanından Bastille alanına kadar yürüyüşler düzenleniyordu.
Ne coşkulu günlerdi onlar. Büyük beklentilerimiz vardı. Sürekli bir barışa, emperyalizmin ve kapitalizmin çökeceğine, evrensel bir sosyal düzenin kurulacağına inanıyorduk. Stalin ölmüştü, Çin’de Mao zaferden zafere koşuyordu, Castro Küba’da yürüyüşe geçmişti, Avrupa’nın her yerinde sosyalist bayraklar sallanıyordu. Özgür bir dünyanın hayalleriyle yaşıyorduk.
Hitler, Mussolini ve Franko bu dünyada kanlı izler bırakarak belalarını bulmuşlardı. Faşizm yok olmuştu, dikta rejimlerinin hortlayacağı hiç aklımıza gelmiyordu. Kurtuluşun, özgürlüklerin ve barışın özlemi ve coşkusu içindeydik.
O günlerden ne kaldı? İnsanlar nasıl böyle bir düş kırıklığına uğradılar!
Acı ama gerçek...
Yine de güzel günler göreceğiz!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları