Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında Kadıköy’de Mehmet Ayvalıtaş Parkı’ndayız. Gezi olaylarının ilk kurbanı olan, 20 yaşında hayatını kaybeden bir gencin adını taşıyan bu parkta.
“Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü için şiddetli yağmura rağmen parkı dolduranlar sadece gazeteciler değildi; doğru ve gerçek haber alma hakkını savunmak isteyen onlarca genç ve yaşlı da vardı.
Parktan yükselen ses, aslında uzun süredir biriken bir gerçeğin dışavurumu: “Gazetecilik suç değildir!”
Son yıllarda sık sık söylemek zorunda kaldığımız bu cümle bir slogan değil, bir ülkenin demokrasiyle kurduğu ilişkinin turnusol kâğıdı artık.
Türkiye’de gazeteciler haberleri nedeniyle gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Fatih Altaylı, Merdan Yanardağ, Şeker Bayramı’nda ailesini ziyarete gittiği Tokat’ta gece operasyonuyla gözaltına alınan İsmail Arı ve evine onlarca polisle gidilen Alican Uludağ bu tablonun sadece son örnekleri. Ortak özellikleri ise açık:
Gerçeğin peşinde koşmaları. Dün yüzlerce polisin ablukası altında, tutuklu tüm gazetecilerin serbest bırakılması istendi. Basının üstündeki baskıların kaldırılması talep edildi ama sesimizin duyulmadığı, barikatı kaldırıp kısa bir yürüyüş yapılmasına izin bile verilmemesinden anlaşılıyordu.
Tabii ki Türkiye’de basın özgürlüğü son 20 yılda bir anda ortadan kalkmadı. Adım adım, yasa yasa daraltıldı. 2005’te yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’yla başladı. 2018’de RTÜK’ün yetkilerinin genişletilmesiyle internet yayıncılığı denetime alındı. 2020’de sosyal medya düzenlemeleriyle içerik kaldırma süreçleri hızlandırıldı.
DEZENFORMASYON KILICI
2022’de çıkarılan “Dezenformasyon Yasası” ise en kritik eşiklerden biri oldu; “halkı yanıltıcı bilgi” gibi muğlak bir suç tanımıyla, gazetecilik faaliyetinin kendisi riskli hale getirildi.
Bu tablo uluslararası raporlarda da açık biçimde yer alıyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu, Türkiye’de baskının temel aracının yargı haline geldiğini vurguluyor. Committee to Protect Journalists ise gazeteciliğin “kriminalize edildiğini” açıkça ifade ediyor.
KIRILGANLIK ARTARKEN
Türkiye bugün ağır bir ekonomik ve jeopolitik baskı altında. ABD-İran savaşı tüm dünyayı tehdit ediyor. Uluslararası kuruluşlar birbiri ardına raporlar açıklıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) küresel ekonomide savaşlar, enerji krizi ve tedarik zinciri kırılmaları nedeniyle büyümenin yavaşladığını, enflasyonist baskıların arttığını ortaya koyuyor.
Gıda ve Tarım Örgütü ise gıda sisteminde “yapısal şoklar” yaşandığını, özellikle enerji ve gübre fiyatlarındaki artışın tarımsal üretimi doğrudan etkilediğini vurguluyor.
Bu küresel tablo içinde Türkiye’nin kırılganlığı daha da belirgin. On yıllardır ithalata dayalı büyüme modeli, enerji ve tarımda dışa bağımlılığı derinleştirdi. Bu da küresel krizlerin doğrudan iç piyasaya yansıması anlamına geliyor: Daha yüksek enflasyon, daha düşük büyüme, daha fazla işsizlik.
Tam da böyle bir dönemde, yani sorunların açıkça konuşulması gereken bir eşikte, gazetecilerin susturulması yalnızca bir hak ihlali değil; aynı zamanda ekonomik ve toplumsal krizi derinleştiren bir tercih.
Çünkü serbest bilgi akışı olmadan sağlıklı ekonomi yönetimi de mümkün değildir. Şeffaflık olmadan güven oluşmaz. Güven olmadan yatırım gelmez.
Bugün gazetecilik faaliyeti giderek daha da riskli hale geliyor. Oysa gazetecilik bir suç değil. Aksine, kamu adına yapılan bir denetim faaliyeti.
Medya susturulduğunda, kaybeden yalnızca gazeteciler olmaz, toplumun tamamı karanlıkta kalır. Demokrasi de öyle...