Leyla Tavşanoğlu

‘Saraylar değer katmaz’

09 Kasım 2014 Pazar

Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir’e göre önemli olan demokratik hukuk devleti olunması

Gezi olayları için yıllık toplantısını İstanbul’da yapan Alman Yeşiller Partisi’nin Eşbaşkanı Özdemir’e göre çevre koruması evrensel bakış açısı gerektiriyor. 

Türkiye’de bugün en ufak eleştiriye tahammülü olmayan bir anlayış olduğuna dikkat çeken Özdemir, “Önemli olan sarayların büyüklüğü değil, hukuk” diyor. 

 

Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı, Türkiye kökenli Cem Özdemir, Türkiye’nin girdiği yoldan kaygılı. Ankara’nın yönünü mutlaka AB’den yana çevirmesinin gerekli olduğunu vurguluyor. Bu bölgede yeterince otoriter devlet olduğunu, bir yenisine gerek olmadığını söylüyor. Türkiye’nin mutlaka laik, demokratik bir hukuk devleti haline gelmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ülkelerin cumhurbaşkanlığı saraylarının büyüklükleriyle değil, demokratik ağırlıklarıyla önem kazandıklarına dikkat çekiyor.
- Yeşiller Grubu’nun Avrupa yıllık konsey toplantısını ağırlıklı olarak Gezi olayları için İstanbul’da yapıyorsunuz. Bu toplantıda nasıl izlenimler edindiniz?
C.Ö. - Bu toplantı hem Gezi hem de Türkiye’deki Yeşil-Sol Gelecek Parti’ye destek amaçlı. Buradaki bütün çevreci arkadaşların yanında olduğumuzun altını çizmek istiyoruz. Zaten çevre koruması evrensel bir bakış açısını gerektiriyor. Çernobil felaketinden sonra Türkiye de, Almanya da, bölgedeki ülkeler de bundan nasibini aldı.
Çevre olaylarını ülke sınırlarıyla kısıtlayamazsınız. Örneğin Kanal İstanbul Projesi bütün Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri ilgilendiriyor. Kanal İstanbul yapılmadan bölgedeki ülkelerin de görüşleri alınmalıdır. O açıdan dünyadaki çevrecilerin birlikte hareket etmeleri lazımdır. O nedenle de burada bulunmamız tesadüf değil.
Bir de İstanbul’un benim için özel bir önemi var. Annem İstanbullu. Onun gençlik anılarıyla bugünkü İstanbul’u kıyasladığımda aradaki farkı üzüntüyle görüyorum. Bir de buraya gelirken kendime şunu sordum: Gelmiş geçmiş bütün yönetimler bu kentte bir şekilde iz bırakmışlar. Ama şu anda İstanbul’u ve Türkiye’yi yöneten kuşaktan geriye acaba ne kalacak diye düşünüyorum. Büyük olasılıkla çok sayıda cam artığı, plastik ve beton.
- Bir de belki Çamlıca Camisi mi kalacak?
C.Ö. - Öyle gibi. Bir de kendilerine örnek aldıkları önceki kuşaklardan kalanlara bakın. Sultanahmet, Süleymaniye camileri, başka mimari eserler var. Bence bu kuşaktan büyük ölçüde AVM’ler, beton kuleler, rezidanslar kalacak. Herkesin tarihe bıraktığı birtakım miraslar var. Bu siyasi kuşağın mirası da AVM’ler olacak.
- Siz, AKP’nin ilk dönemlerinde Türkiye’de ciddi demokratik kazanımlar olmasından çok umutluydunuz. Sonradan fikrinizi değiştirdiniz. Neden?
C.Ö. - Aslında biz değişmedik; düşüncelerimizi de değiştirmedik. Dünyaya bakış açımız aynı kaldı. Biz hep özgürlüklerden, farklı kimlikleri kabul etmekten yanayız. Karşımızdaki insanı olduğu gibi kabul ediyoruz.
Size bir örnek vereyim. Avrupa Yeşiller Grubu olarak İstanbul’da 2004’te bir toplantı yaptık. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül toplantının açılış konuşmasını yaptı. O zaman hiç kimsenin kolay kolay unutamayacağı bir değişim havası egemendi Türkiye’de.
Eskiden çok zor konuşulan, belki de hiç konuşulmayan Kıbrıs, Kürtler konularında farklı görüşler ortaya kondu. Aynı şekilde Alevi gerçeği, başörtüsü sorunu, din-devlet ilişkisi konuşulmaya başlandı.
Türkiye’ye bir gelişimde o zaman CHP lideri Deniz Baykal’la 45 dakikalık bir randevumuz vardı. Bunun kırk dakikasını Baykal’ın konuşmasını dinlemekle geçirdik. Geri kalan beş dakikayı da Onur Öymen’le paylaştık. Bize, Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz, Avrupa’da neler oluyor, diye tek bir soru sorulmadı. Ardından Abdullah Gül’le bir araya geldik. Benimle birlikte Arjantinli eşim de vardı. Gül, nasılsa birbirimizi tanıdığımızı söyledikten sonra esas olarak eşimin Türkiye’yi nasıl gördüğünü öğrenmek istedi. Böyle bir anlayıştı. Ama Türkiye’deki o anlayış bugün tamamıyla ortadan kalktı.

Eleştiriye tahammülleri yok
Cumhurbaşkanı ve AKP hükümeti en ufak bir eleştiriyi tam karştı bir görüş olarak kabul ediyor.
Atılan adımlar Türkiye’yi Brüksel’e yaklaştırmıyor. Hâlâ Türkiye’yi AB’ye bekliyoruz.”

- Peki, sizce bugün AKP’de nasıl bir anlayış hâkim?
C.Ö. - En ufak eleştiriye tahammülü olmayan bir anlayış. Cumhurbaşkanından AKP hükümeti üyelerine kadar en ufak bir eleştiri tam karşıt bir görüş olarak kabul ediliyor. Böyle bir anlayış karşısında da konuşmanın bir anlamı kalmıyor.
Bakın, belki karşınızdaki insan belki sizden daha iyi bir şeyler biliyor olabilir. Konuşmanın önemi buradadır. Bu anlayış tamamıyla ortadan kalktıysa, ben her şeyi bilirim, anlayışı egemense o zaman da sorun olur. O sorunu şu anda yaşıyoruz.
Bir de AKP kendi eleştirdiği anlayışı şu anda benimsiyor. Yani bir şekilde AKP’liler de Baykal’laştılar. Nereden nereye gelindi. Bunu üzüntüyle söylüyorum. Biz değişmedik. Hâlâ Türkiye’yi AB’ye bekliyoruz. Ama Türkiye hızla AB’den uzaklaşıyor. Atılan bütün adımlar Türkiye’yi bilmiyorum nereye taşıyor ama Brüksel’e taşımadığı da kesin.
- 3 Kasım 2002 genel seçimlerinin hemen ertesinde AKP yöneticileri büyük bir hevesle AB kapılarına koştular. Zaman içinde giderek Brüksel’den uzaklaşıldığına tanık olduk. Ne oldu da böyle oldu?
C.Ö. - Türkiye’de ne olduğunu bilmiyorum. Sadece dışarıdan izliyorum. Avrupa’ya gelince... Biz Avrupalılar özeleştiri kültürünü severiz. Bizim için özeleştiri yapmak insanı küçültmez. Tam tersine...
Tabii Almanya’da Schröder hükümetinin değişip Merkel hükümetinin başa geçmesi, Fransa’da Sarkozy’nin cumhurbaşkanı olması işleri yokuşa sürdü. Avrupa’da Türkiye’yi bizim tarafa çekelim isteği ortadan kalktı. Bunun mutlaka etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Ama bütün bunlar Türkiye’deki değişimi açıklamaya yeterli değil.
Avrupa’daki liderler şöyle ya da böyle olabilir. Erdoğan, zamanında “Biz bunları Kopenhag kriterleri olduğu için yapmıyoruz. Bunları Ankara Kriterleri olarak yapıyoruz” diye güzel bir söz söylemişti. Türk vatandaşlarına demokrasi istedikleri için bunları yaptıklarını vurguluyordu. Peki, şimdi bu söz nerede kaldı?
- Özellikle 2007 seçimlerinden sonra Batı’dan giderek uzaklaşıp neo-Osmanlı hayalleri kurarak Sünni Müslümanlığı ön plana çıkarmak, yakın gelecekte Türkiye’de bir şeriatçılık tehdidini ortaya çıkarabilir mi?
C.Ö. - Bölge açısından baktığımızda insan komşusunu seçemez. Komşularınızla bir şekilde anlaşmak zorundasınız. Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusuna baktığınızda özellikle laik sisteme sahip Türkiye her şeye rağmen bütün öbür ülkelerden daha çok demokrasiye açık.
Bölgede Batı’ya açılan kapı yine Türkiye. Petrol satmak istiyorlarsa bunun yolu Türkiye’den geçiyor. Dolayısıyla iki tarafın da birbirine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ama uygulamaya baktığımda Türkiye müthiş bir fırsat kaçırdı.
Bakın, Kobani’deki acı bizim de acımız mesajı verilemedi. Türklerin Kürtlerle birlikte hareket etmemesi korkarım kaçırılmış bir fırsat olarak tarihe geçecektir. IŞİD’in yaptığı korkunç katliamlara karşı Türkiye bizim yanımızda durdu, bize koridor açtı diye bir efsane haline gelebilir, kuşaktan kuşağa anlatılabilirdi. Ama o koridor Türkiye istediği için değil, ABD istediği için açıldı. Bugün ABD açıkça PYD’yle birlikte hareket ediyor. Artık hiç kimse Ankara’nın görüşünü almıyor.
- Sizce Ankara bu fırsatı neden kaçırdı?
C.Ö. - Çünkü düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışı ağır bastı. Esad’a kim karşı çıkarsa bizim ortağımızdır anlayışı egemen oldu. Bu sağlıklı bir düşünce değil. Batı bunu daha önce Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı yaptı. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı, insanı her zaman yanlış yola itebilir.
- Türkiye kökenli bir siyasetçi olarak muhalefeti nasıl görüyorsunuz?
C.Ö. - Kemal Kılıçdaroğlu’yla Almanya’ya geldiğinde görüşüyoruz. Belki başbakanı ve cumhurbaşkanını tartışmadan önce, biz ne istiyoruz, bizim programımız nedir, konularını tartışmalılar. Erdoğan’ı eleştirmekten daha önemli olabilir bunlar.
Öte yandan bizim buradaki kardeş partimiz Yeşil Sol Gelecek Partisi. Koşullarının zor olduğunu biliyoruz; onları desteklemek istiyoruz. Koşullar zor olmasına rağmen Türkiye’de çevre hareketinin birçok bölgede güçlenmekte olduğunu görüyoruz. Tek tek çevre katliamının önüne ancak bir çatı partisinin oluşmasıyla geçmek mümkün olabilir. Almanya’da bunu yıllar önce gördük.

 

Demokraside örnek olun
- Gördüğünüz gibi İstanbul’da rant uğruna çevre, yeşil katledilip beton yığınları dikilirken Ankara’da başka bir skandal yaşanıyor. Siz Yeşiller Partisi Eşbaşkanı olarak Atatürk Orman Çiftliği arazisine, mahkemenin durdurma kararına rağmen ağaçların kesilip milyarlar harcanarak Cumhurbaşkanı için Ak Saray yapılmasına ne diyorsunuz? Bunun dünyada başka bir örneği var mı?
C.Ö. - Türkiye kendi sınırları dışında önemli bir rol oynamak istiyorsa ki bence oynamalıdır, bu Cumhurbaşkanlığı sarayının büyüklüğüyle ölçülemez. TAm anlamıyla demokrasiyi benimsemesi, laik olması, farklı kökenli insanların kendilerini özgür bir biçimde ifade edebilmeleriyle oynayabilir. Türkiye bölgede örnek olmak istiyorsa Müslüman ağırlıklı bir ülkenin tam anlamıyla demokratik olduğunu gösterebilmesi lazımdır. Bölge ülkelerinde yeterince otoriter modeller var. Yeni başka bir otoriter modele ihtiyaç yok. Türkiye Avrupa’ya yönünü çevirerek tam demokrasi olabileceğini gösterebilirdi. Ne yazık ki son yıllarda bu hedefinden vazgeçmekle Türkiye, otoriterleşmede endişe veren bir yola doğru gidiyor.

Barış süreci yapbozla olmaz
- AKP’nin yıllardır söyleyip durduğu Kürtlerle barış süreci son gelişmeler ışığında devam edebilir mi?
C.Ö. - Bence farklı kültürlerin yaşaması Türkiye için zenginliktir. Bunu Türkiye kökenli birisi olarak söylüyorum. Ben hangi hakla Almanya’da Türkçe talebinde bulunacağım? Eşim uzun zaman Almanya’da Kürtçe ve Türkçe yayın yapan bir radyoda çalıştı. Türkiye’de durum böyleyken ben Almanya’da bunu nasıl savunacağım?
Benim Almanya’da 50 yıllık bir varlığım var. Ama ben binlerce yıldır Anadolu topraklarında yaşamış bir topluma o hakkı tanımayacağım. Olacak iş mi? İnandırıcılığım sıfır olur. Ben Kürtlere karşı o korkuyu, endişeyi hiçbir zaman anlamadım. AKP hükümetinin başlangıçta barış sürecine verdiği desteği de alkışladım ve destekledim. Devam eder diye umuyorum ama bölgedeki olaylar ister istemez Türkiye’yi etkiliyor. Barış süreci yazbozla olacak şey değil. Cesaret, istikrar ve güven gerektiriyor. Ama sonuçta olaylara duygusal değil çıkar bazında baktığımızda mantığımız bunun yapılmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Sonuçta bölge ülkelerdeki Kürtlerle de birlikte çalışılmalı.

Hesap vermek önkoşul
- Bir de 17-25 Aralık yolsuzluk skandallarına rağmen AKP hükümetinin hâlâ iktidarda kalabilmesine ne diyorsunuz?
C.Ö. - Avrupa ülkelerinde en ufak bir yanlış harekette bakanlar, başbakanlar istifa ediyor. Hesap verebilmek demokrasinin temel taşlarından birisi. Daha da öte, ülkede bir felaket yaşanıyorsa, bunun sorumlusu sadece oradaki görevliler değil, bakan da başbakan da olabilir.
Demokratik olmak isteyen bir ülkede bunlar olmamalı. Hukuk devletinden hiç kimse korkmamalı. Çünkü hukuk devleti herkese eşit mesafede durur. Demokrasiyi benimsiyorsak, ekonomik büyüme istiyorsak hukuk devleti bunun önkoşullarından birisi. Yabancı yatırımcı hukuk devleti, hukuk güvencesi ister.  

PORTRE 
CEM ÖZDEMİR 
Almanya, Bad Urach, 1965 doğumlu. Yükseköğrenimini Reutlingen’deki Evangelist Teknik Koleji’nde sosyal pedagoji bölümünde yaptı. 1981’de Alman Yeşiller Partisi üyesi oldu. 1994 genel seçimlerinde ilk Türk kökenli milletvekili olarak federal parlamentoya girdi. İki dönem milletvekili seçildi. 2000’de kabul edilen Alman Vatandaşlık Yasası reformunun önde gelen savunucularından birisi oldu. 2003’te Washington merkezli German Marshall Fund isimli düşünce kuruluşunda uzman olarak çalıştı. 2004-2009 arası Yeşiller Grubu’ndan Avrupa Parlamentosu milletvekili oldu. Almanya’nın çokkültürlülüğü üzerine kitaplar yazdı. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Tedavi olsunlar 1 Mart 2015