Olmak zorunda olmak
Özdemir İnce
Son Köşe Yazıları

Olmak zorunda olmak

22.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Yani bir şey olmak zorunda olmak. Kimden öğrendim bu diyalektik buyruğu? Marx’tan mı, Sartre’dan mı? Bilemiyorum. Birinden öğrenmediysem ben mi uydurdum? Ben uydurduysam neden uydurdum, hangi gerekçe ve nedenle? Ama aferin bana!

Aslında işin doğrusu şu: Buyruğun başındaki “olmak”ı atmak ve “zorunda olmak”la yetinip onunla başlamak! Evet “zorunda olmak!” İnsan olmak zorunda olmak. Bizim ilkemiz “iyi insan olmak” ise iyi insan olmak zorunda olduğumuz içindir.

İnsan, varoluş gereği ve ahlak (etik) töresi gereği bir şey olmak, bir “öz” yaratmak zorundadır. O şey, her şeydir! Bu olmak zorunda olunan ya da olduğumuz “şey”in tek özellik ve niteliği “olumlu olmak” zorunda olmaktır!

Zorunlu olarak olmak zorunda olduğu tek şey kendi ya da kendisi olmaktır. Kendin olmadan hiçbir şey olamazsın: Yani yaptığın “şey”in kalıbına giremezsin. O kalıp kimliktir, niteliktir, özelliktir ve meslektir!

Cinsel birleşmede erkeğin sperm denen tohumu dişinin cinsel organının içinde ağzı açık bekleyen yumurtayı bulur ve onu döller ancak bu dölleme zorunlu değildir. Dölleme her şeyin tıkır tıkır yürümesine bağlıdır. Dölleme benzer bir varlığın (eşek, at, insan, memeli varlıklar türünün tamamı) oluşmasına ve var olmasına (varlık kazanmasına) yol açar.

İnsanlarda gelenek-görenek, alışkanlıklar, yasalar, görgü kuralları süreci belirler: Doktor ve veteriner başaramayabilir ama canlı varlığı yaşatmak zorundadır. İtfaiye söndüremeyebilir ama yangını söndürmek zorundadır. Ordular vatanı savunmak zorundadır; kaleci gol yememek zorundadır; çanlar çalmak zorundadır; üremek için erkek organ ile dişi organların görevlerini yapmaları zorunludur.

Bir komünist olarak beni işçi sınıfının bilinci ilgilendirir. İşçi sınıfı bilincine sahip olmayan herhangi bir çalışan işçi değildir. Yük taşıyan eşekten, katırdan farksızdır. Daha önce de yazdım: Üstadım Jean-Paul Sartre “Bir işçi kendini bir burjuva gibi hissedemez” der.

Vikipedi’den aynen aktarıyorum:

Bu tespit, Jean-Paul Sartre’ın Marksizm ve varoluşçuluk arasında kurduğu bağın en temel tezlerinden birini yansıtır. Sartre, insanın içinde bulunduğu maddi ve toplumsal “durumun”, onun bilincini ve seçimlerini doğrudan şekillendirdiğini savunur.

Sartre’ın bu konudaki felsefi duruşunun açılımı şöyledir:

Toplumsal gerçeklik: Bir işçi, üretim araçlarına sahip olmadığı için emeğini satmak zorundadır. Bu maddi ve sınıfsal gerçeklik, onun günlük yaşamını, kaygılarını ve dünyaya bakışını belirler.

Bilinç ve aidiyet: Burjuva ise üretim araçlarını elinde bulunduran ve sömürü düzeninin avantajlarından yararlanan burjuvazi sınıfındandır. Bu nedenle bir işçi, burjuvazinin sahip olduğu konforu, mülkiyet ilişkilerini ve gücü bizzat deneyimlemediği için onlar gibi hissedemez, varoluşunu o zeminde kuramaz.

Özgürlük ve sorumluluk: Her insan Sartre’a göre özgürlüğe mahkûmdur. İşçi, içinde bulunduğu “işçi olma durumu”ndan kaçamaz ancak bu durumu nasıl yaşayacağı konusunda kendi eylemini ve özgür seçimlerini gerçekleştirir.

Sartre, insanın doğuştan gelen değişmez bir özle değil, eylemleri ve tercihleriyle kendini var ettiğini söyler. Bu çerçevede bir işçi, sınıfsal koşullarını reddedip bir burjuva bilinciyle hareket edemez; işçi ancak kendi durumunu kabullenip o bilinçle kendi özünü ve geleceğini inşa edebilir. Sartre, insanın içinde bulunduğu maddi ve toplumsal “durumun”, onun bilincini ve seçimlerini doğrudan şekillendirdiğini savunur.

Ve işte o zaman kendi bilincini oluşturur ve özgürleşir. Ve özgürleştikçe dünyayı değiştirir.

19 Ocak 1977 günü Ankara’da yazdığım şiirin çok uzun adı her şeyi özetler: “İNSAN HOŞNUT DEĞİLDİR YERYÜZÜNDEN. ONU EYLEMİYLE DEĞİŞTİRMEYE KARAR VERİR AMA ONU DEĞİŞTİRİRKEN KENDİSİ DE DEĞİŞİR.”