Şükrü Erbaş birkaç dizeyle bazen sayfalar dolusu sosyoloji metninin anlatamadığını anlatıyor: “Bir çürümenin ortasında/ Utancımıza tutunmuş/ İyi şeyler düşünerek/ Yaşamaya çalışıyoruz.”
Belki de bugün Türkiye’yi tarif etmek için bundan daha uzun bir cümleye gereksinim yok. Çünkü artık mesele yalnızca yaşadığımız skandallar değil. Mesele, skandallara alışmamız.
Bir sabah başka bir yolsuzluk iddiasıyla uyanıyoruz. Ertesi gün başka bir operasyon. Bir yerde sahte belge, başka yerde usulsüzlük iddiası. Vatandaşlık işlemlerinde muvazaalı satışlar yapıldığı gerekçesiyle onlarca insanın gözaltına alındığı bir soruşturmayı okuyoruz. Başka bir dosyada rüşvet karşılığında mevzuata aykırı rapor ve diploma düzenlendiği iddiasıyla 43 kişi hakkında dava açıldığını öğreniyoruz.
Şaşırıyor muyuz? Biraz. Sonra telefonun ekranını yukarı kaydırıyoruz. İşte asıl mesele burada başlıyor.
SKANDALIN SIRADANLAŞMASI
Bir toplumun başına gelebilecek en kötü şey yalnızca yolsuzluk değildir. Yoksulluk da değildir. Adaletsizlik bile değildir. Bunların hepsinden daha tehlikeli bir eşik vardır: normalleşme.
Çünkü insan sürekli maruz kaldığı şeye karşı duyarsızlaşır. İlkinde öfkelenir. İkincisinde şaşırır. Üçüncüsünde konuşur. Onuncusunda geçip gider. Sonra öyle bir gün gelir ki eskiden ülkeyi ayağa kaldırabilecek bir olay, telefon ekranında başparmağımızın tek hareketi kadar yer kaplar: Kaydır. Geç. Unut.
Belki Türkiye’nin son yıllardaki en büyük toplumsal dönüşümlerinden biri budur: Kötülüğün haber değeri bile giderek azalıyor. Çünkü kötülük çoğaldıkça sıradanlaşıyor.
Mesela ağustos ayında en az 226 işçi iş kazasında yaşamını yitirdi. Bir ayda! İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2026’nın yalnızca ilk sekiz ayında sayı 1509’a ulaştı. Ölenlerin arasında çocuklar da vardı. Dahası, 2025-2026 eğitim öğretim yılı boyunca en az 95 çocuk işçinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Bir an durup şu iki kelimeyi yan yana düşünelim: “Çocuk işçi”. “Çocuk” ve “işçi”...
Bir çocuğun elinde kalem olması gerekirken nasır varsa, çantasında kitap olması gerekirken iş eldiveni varsa, sabah okula değil fabrikaya, tarlaya, sanayiye gidiyorsa orada yalnızca ekonomik bir sorun yoktur. Orada hepimizin bakması gereken bir utanç aynası vardır. Ama o aynaya uzun süre bakmıyoruz. Çünkü başka haber geliyor.
İYİLER KÖTÜLÜĞE ALIŞIRSA...
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre ağustos ayında 22 kadın öldürüldü, 33 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Yine rakamlar; 22, 23, 24...
İnsan yaşamını rakamlara çevirmek, bazen gerçeğin büyüklüğünü göstermek yerine onu görünmez hale getiriyor. Çünkü “22 kadın” dediğimiz anda 22 ayrı yaşamı tek bir istatistiğe sıkıştırıyoruz. Oysa onların her birinin bir sabah kahvaltısı vardı. Bir telefonu, bir arkadaşı, belki çocuğu, belki yarım bıraktığı bir kitabı. Belki ertesi gün için yaptığı küçücük bir planı. Sonra birileri onların yaşam haklarını ellerinden aldı.
Biz yine haberi okuduk. Ve yaşam devam etti. İşte Erbaş’ın “çürüme” dediği şey belki tam olarak burada başlıyor. Çürüme yalnızca kötülüğün çoğalması değildir. İyilerin kötülüğe alışmasıdır. Her şeyin bir fiyatı olduğunda. Bir toplumun çürümesini anlamak için büyük teorilere de gerek yok aslında. Şuna bakmak yeter: Parayla satın alınamayacak kaç şey kaldı?
Diploma satın alınabiliyorsa, belge satın alınabiliyorsa, hak satın alınabiliyorsa, ilişki satın alınabiliyorsa... Ve bütün bunların mümkün olabildiğine ilişkin inanç toplumda giderek güçleniyorsa mesele artık birkaç kişinin ahlakı değildir. Mesele sistemin ürettiği ahlaki iklimdir.
Çünkü çürüme yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya tek yönlü ilerlemez. Bir süre sonra herkes birbirine bakmaya başlar. “Onlar yapıyor”, “Ben yapmasam başkası yapacak”, “Bu ülkede işler böyle yürüyor”...
‘DÜZEN BÖYLE’ Mİ?
İşte bir toplumun ahlaki çöküşünün en korkunç cümlesi budur: “Ne yapalım, düzen böyle.”
Hayır! Düzen hiçbir zaman kendiliğinden “böyle” olmaz. İnsanlar onu böyle yapar. Ve yine insanlar değiştirebilir. En büyük kayıp utanmak değil, utanmayı kaybetmektir. Şükrü Erbaş’ın dizelerinde beni en fazla çarpan kelime utanç aslında. Çünkü hâlâ utanabiliyorsak her şey bitmiş değildir. Bir çocuğun çalışmasından, çalışırken ölmesinden utanıyorsak... Bir kadının öldürülmesini sıradan bir üçüncü sayfa haberi olarak görmekten rahatsız oluyorsak… Bir insanın hakkının başka bir insanın bağlantıları karşısında değersizleşmesine öfkeleniyorsak... Kamunun tek kuruşunun bile kişisel çıkara dönüştürülmesi iddiasının üzerine gidilmesini istiyorsak... Hâlâ bir yerlerde sağlam bir şey var demektir.
Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değildir. Vicdandır. Hukuk, vicdanın kurumsallaşmış biçimidir. Adalet ise güçlülerin güçsüzlere yaptığı bir iyilik değil; yurttaş olmanın temel şartıdır. Bu yüzden bugün belki de kendimize sormamız gereken soru “Bu ülkede daha ne olacak?” değildir. Bu soruyu çok sorduk. Asıl soru şudur: Daha ne olursa şaşıracağız? Çünkü hiçbir şeye şaşırmamaya başladığımız gün, çürümenin yalnızca seyircisi olmaktan çıkarız. Onun parçası durumuna geliriz.
Bir çürümenin ortasında gerçekten iyi şeyler düşünerek yaşamaya çalışıyoruz. Çocuklarımızı okula gönderiyoruz. Akşam eve ekmek götürüyoruz. Birbirimizi seviyoruz. Kitap okuyoruz. Şarkı dinliyoruz. Gülüyoruz. Hayat bütün inadıyla sürüyor. Ama yalnızca iyi şeyler düşünmek yetmez. İyi şeyleri savunmak gerekir.
Çünkü kötülüğün en büyük zaferi, herkesin kötü olması değildir. İyi insanların kötülüğü artık olağan karşılamasıdır. O nedenle belki de bugün elimizde kalan en değerli şey, Erbaş’ın söylediği o kelimedir: Utancımız. Onu kaybetmeyelim.
Çünkü bir toplum utanma yeteneğini kaybettiğinde, geriye çürümenin kendisi değil yalnızca kokusu kalır. Ve bir süre sonra... O kokuyu da kimse duymaz.
MEHMET UTKU ŞENTÜRK
STRATEJİK İLETİŞİM DANIŞMANI, YAZAR