Travmalarla yaşıyoruz. Adaletsizlikler, yolsuzluklar, hırsızlıklarla. Hayata tutunmaya çalışarak, en zayıfları koruyabilmek için çabalayıp duruyoruz. Anneannemle dedemin ülkenin en saygın huzurevlerinden birinde geçirdikleri son günleri hatırladıkça içim sızlıyor. Her ibret hikâyesi geçmişi beraberinde getiriyor.
Nerede yanlış yapıldı, ülkemizde yaşlılarımız bile savunmasız mı diye düşünüyor insan. Yanlışlıklara, adaletsizliklere hayır demesini biliyor muyuz? Türkiye son günlerde cesur, hayır demesini bilen pırıl pırıl insanları konuşuyor.
En son yazımı Cumhuriyet için yedi buçuk yıl önce yazmıştım. Kalemi yeniden elime almama sebep olan film ise etkileyici, sarsıcı bir başyapıt. Lance Hammer’ın bu yıl Berlin Film Festivali’nden “jüri ödülü” ve “En İyi Yardımcı Oyuncu Gümüş Ayı” ödülleriyle dönen ve ülkemizde ilk gösterimi İstanbul Film Festivali’nde yapılan “Kraliçe Zor Durumda” (Queen at Sea) vizyonda.
Juliette Binoche’un son yıllardaki en iyi performanslarından birini sergilediği bu aile dramında, üniversite profesörü Amanda (Binoche) bir gün kızı Sara’yla ileri seviyede Alzheimer hastası olan annesi Leslie’yle (Anna Calder-Marshall) üvey babası Martin’i (Tom Courtenay) ziyarete geliyor. Amanda annesinin odasına girdiği an annesiyle üvey babasını uygunsuz bir halde yakalıyor. Yönetmenin büyük titizlikle çektiği bu sahne cinsel bir saldırı niteliğinde.
Yatağında hareketsiz duran annesinin mutluluktan uzak, donuk, boş bakışlarını gören Amanda dehşete düşüyor. Üvey babasını defalarca uyardığını söyleyen Amanda yaşlı adamı cinsel tacizle suçlayıp polisi arıyor. Martin bu suçlamayı kabul etmese de işler bir anda rayından çıkıyor.
SEVGİNİN SINIRLARI
Polis kısa sürede evi bir suç mahaline çevirip çifti ayırıyor. Martin gözaltına alınıyor. Leslie’ye yapılan cinsel taciz muayenesi sarsıcı, üzücü ve aşağılayıcı olduğu kadar filmin seyredilmesi en zor sahnelerinden biri. Hastalığı ilerlediği için tıbbi müdahale yapılırken yaşlı kadın kelimeleri bulamıyor, korkuyor, belki de en büyük saldırıya şimdi uğruyor.
Berlin Film Festivali’nde Tom Courtenay’le en iyi yardımcı oyuncu ödülünü paylaşan Anna Calder-Marshall’ın neredeyse sessiz diyebileceğimiz performansı hassas, kırılgan ve kalp kıracak kadar gerçekçi. Hafızanızı yitirdiğiniz, savunmasız olduğunuz an kimsiniz? Her hatıra silindiği zaman 18 yıllık evliliğin, aşkın bir değeri kalır mı? Courtenay’in yüzünde ise her şeyi aynı anda görüyoruz; aşağılanma, endişe, aşk, acizlik, öfke, şefkat.
Binoche filmin kalbi ve sürekli gelgitler yaşayan Amanda rolünü duygusallığa yer vermeden büyük bir ustalıkla oynuyor. Amanda kısa süre içinde pişmanlık duyuyor ve annesinin huzurevi cehenneminde kaybolmasından korktuğu için, üvey babasının annesinin bakımını üstlenmeye devam etmesini istiyor.
Sorumluluklarını yerine getirirken bile kontrolün kendisinde olmadığını anlayan Binoche’un karakteri bana bugün batıda kendilerini Sandviç Kuşağı’nın (Sandwich Generation) bir parçası olarak gören kadınları hatırlattı. Bu kuşak hem okul çağındaki çocuklarını özveriyle büyüten hem de yaşlanmakta olan anne-babalarının bakımlarını üstlenen ve kendilerini iki neslin sorumlulukları arasında sıkışıp kalmış hisseden 30-60 yaş dilimindeki kadınlardan oluşuyor.
Amanda’nın kızı Sara (Florence Hunt) annesinin sorularını yanıtsız bırakarak ailesinde büyük trajediler yaşanırken bir okul arkadaşıyla yakınlaşıyor ve aşka şans veriyor. Sara’nın duygusal macerası anneannesinin yaşadığı trajediyle bir tezat oluşturduğu gibi, aynı noktaya giden yolun ilk adımı olarak da düşünülebilir.
Seksenli yaşlardaki insanların cinsel hayatı ve rıza konusunda başarılı bir film yapmak büyük cesaret ister. Bu trajik, samimi, iç ürperten ve ustalıkla kurgulanmış film haksızlığa uğrayan insanların insanca yaşayabilmek için verdikleri savaşı, geçen zamanın acımasızlığını ve sevginin sınırlarını konu alıyor.
‘VAR OLMAK’
Mayıs ayında 600’den fazla sinemacı, Fransız film endüstrisinin muhafazakâr işadamı Vincent Bolloré’nin izlediği aşırı sağ politikalar yüzünden risk altında olduğunu dile getiren bir imza kampanyasına katıldı. Fransa’da büyük yankı uyandıran bu kampanyaya imza atan ve bir anlamda kendi çıkarlarını ve profesyonel hayatını riske atarak “Hayır” diyen en ünlü isim ise Binoche’dan başkası değildi.
Ülkemize gelince, yaşlanan milyonlarca büyüğümüz hak ettikleri sevgi, saygıyı göremiyor. Genç insanlarımızın bir kısmı da en üretken olabilecekleri günleri adaletin yerine gelmesini bekleyerek geçiriyor, amansız zaman akıp giderken.
Vedat Türkali’nin 1974’te, “Bir Gün Tek Başına” romanında yazdığı sözler bugün için de geçerli: “Bir toplumda var olmak. Bunun savaşını yapıyoruz gerçekten de.”
Yılmadan, usanmadan.