Değerli Doğan Hızlan, kırk yılı aşan Frankfurt Kitap Fuarı ziyaretlerinin ardından kendisini artık bir ev sahibi gibi hissettiğini söylemişti. Daktilodan bilgisayara, basılı kitaptan dijital yayıncılığa uzanan dönüşümleri adım adım gözlemlemiş olmalı. Hafta başında kapılarını açan bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’nın benim içinse ayrı bir anlamı var. Hızlan’ın yarısı kadar, tam yirmi yıldır fuarın değişen dokusunu gözlemleme fırsatı buluyorum. Bu yirminci yıl, benim fuar yolculuğumda da bir dönüm noktasına karşılık geliyor.
Ahmet Haşim'in şifa aramak amacıyla yolunun düştüğü Frankfurt, bir asır sonra, dünyanın dört bir yanından gelen yazarların yapay zekâ karşısında edebiyatın geleceğine yanıt aradığı bir haftaya tanıklık edyor. Bu, katılımcı olarak yer aldığım yıllar içerisinde gözlemlediğim en büyük dönüşüm: Fuarın kalabalık koridorlarında, Türk yayınevlerinin stantlarında ya da dünyanın dört bir yanından gelen yazarlarla yapılan derin sohbetlerde söz dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor: Yapay zekâ.
Henüz birkaç yıl önce edebiyat dünyasının kapısını çalan bu yeni konuk, anlaşılan o ki artık içeri buyur edilmiş, hatta kendisine çalışma masalarının üzerinde bir yer bile açılmış. Buna karşın herkes onun katkı sınırının neresi olabileceği konusunda farklı birtakım sınırlar çizdiğini söylüyor. Görüştüğüm yazar ve yayıncıların neredeyse tümü yapay zekâdan faydalandıklarını gizlemiyor. Eskiden kütüphanelerde, arşivlerde haftalar süren kavramsal ve tarihsel veriye uygunluk araştırmalarının artık dakikalar içerisinde tamamlanması birçok yazarı memnun etmiş durumda. Üç haftalık bir çalışmanın üç dakikaya sığdırılabildiğini dile getirenler var.
Ne var ki sohbetler yaratıcılığa geldiğinde seslerin tonu değişiyor. Gerçekliğe uygunluk araştırmasını (“fact check”) makineye bırakmakta sakınca görmeyenler, romanın, öykünün, şiirin kapısında onu durdurduklarını özellikle vurguluyor. Yapay zekânın yazdıklarında insan elinden çıkmış bir metnin tadının bulunmadığı konusunda neredeyse herkes hemfikir. Buna rağmen yapay zekânın yalnızca araştırmalarda kullanıldığına ilişkin beyanlara, edebiyat dünyasında giderek artan yapay zekâ üretimi metinler hakkındaki tartışmalar gittikçe daha fazla eşlik ediyor. Herkes yaratıcılığını koruduğunu söylerken, bu sınırın nereden geçtiği giderek belirsizleşiyor.
Yaratıcılık dediğimiz şey nerede başlar, bir araştırma nerede biter, bunu belirlemek sandığımız kadar kolay değil. Bir romancının eski bir gazete küpüründe karşılaştığı unutulmuş bir cinayet, bir şairin kütüphanede yanlışlıkla açtığı kitabın arasında bulduğu bir imge kimi zaman bütün bir eserin başlangıcı olmaz mı? Aradığımızdan başka şeylere rastlamak, hatta aradığımızı bulamamak da yaratıcı sürecin parçalarıdır diye düşünüyorum.
İnsanın zihni her zaman en kısa yolu seçerek ilerlemiyor. Bazen düşüncelerimizin olgunlaşması için zamana, can sıkıntısına, verimsiz görünen saatlere ihtiyacımız var. Ekonominin üretkenlik ölçütleriyle baktığımızda üç haftalık araştırmayı üç dakikaya indirmek muazzam bir kazanç. Peki, edebiyatın değer terazisinde de aynı sonuca ulaşabilir miyiz? Sosyal medyada parmak hareketiyle içerikleri yukarı kaydırmanın, can sıkıntısının ve araştırmayla geçen “verimsiz” saatlerin yerini alması, belki de şu sıralar yetişen yeni neslin okumaktan, kitaplardan, yayıncılıktan ve yazarlık için emek vermekten imtina etmesine sebep olacak.
Çok önemli olduğunu düşündüğüm bir başka tartışma da uluslararası yayın kuruluşlarının, kendilerine iletilen metinler ve köşe yazıları için bir “yapay zekâ kotası” uygulamayı gündemlerine almış olmaları. Yapay zekâ tarafından üretilen içeriğin metnin tamamına oranı nasıl bir sınırın altındaysa o metin hâlâ yazara aittir? Kanımca, bu tartışmanın ivedilikle yerli basın organlarımız tarafından da ele alınması, okurlara metnin altına imza atan kişinin bir robot değil de yazarın kendisi olduğuna dair teminat verilmesi gerekiyor. Bunu yaparken belli bir oranın üzerinde yapay zekâ içeriği tespit edilen yazıların ve dosyaların yayın programına alınmayacağı taahhüdü okurlar için acil bir ihtiyaç.
Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi’nde sessiz, solgun ve gece belli bir vakitten sonra bomboş sokakları olan bir şehri tasvir eder. Yayıncılıkta bugünden harekete geçerek alınacak tedbirler, Frankfurt Kitap Fuarı’nın uzun koridorlarının yakın gelecekte benzer bir akıbete sahip olmasının önüne geçecek.