Trabzon’da dünyaya geldi. Liseyi yatılı okudu; yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi DTCF’de sürdürdü; ortaçağ Türk-İslam tarihi alanında eğitim aldı; bir yandan da Devlet Konservatuvarı’nın opera bölümünü bitirdi. Bu çok yönlü eğitim, onun sanatla bilimi, tarih ile toplumsal düşünceyi bir arada değerlendiren aydın kimliğinin oluşmasına katkı sağladı. Onun öğrenim yolculuğu, Cumhuriyetin kadınlara açtığı eğitim olanaklarının farklı disiplinlere uzanabildiğinin de göstergesiydi. Opera eğitimi ile İslam tarihi araştırmaları aynı yaşamda buluştu. Tarihi yalnızca geçmişte yaşanmış olayların sıralanışı olarak değil, toplumların inançlarını, siyasal kurumlarını, iktidar ilişkilerini ve kültürel dönüşümlerini anlamanın yolu olarak değerlendirdi. Bir başka kadın ise Anadolu’nun küçük bir kasabasında dünyaya geldi. Önce mağduriyetin dilini öğrendi; ardından iktidarın. Bu iki dil arasında geçen yıllarda yalnızca ülke değişmedi; o da değişti. Bir zamanlar hak, adalet, inanç ve fedakârlıktan söz eden genç kadın, makamların, ayrıcalıkların ve büyük servetlerin dolaştığı dünyaya geçti. Ona sunulan imkânlarla iyi bir eğitim aldı. İçinden çıktığı hareket büyüdükçe önündeki kapılar da birer birer açıldı: belediyeler, kamu şirketleri, danışmanlıklar, yurtdışı eğitim olanakları... Hatta hayli yüksek bursla hayalini bile kuramayacağı başka bir hayat vardı önünde. Başka gençler öğrenim kredilerinin taksitlerini hesaplarken onun önünde geniş imkânlar uzandı.
***
İlk kadın, 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde akademik yaşama katıldı; fakültenin ilk kadın öğretim elemanı oldu. İslam tarihi üzerine araştırmalar yaptı; özellikle kadın hükümdarlar ve dini düşüncenin tarihsel gelişimi üzerinde çalıştı. Din konusunu yalnızca inanç alanının sınırları içinde değerlendirmedi. Dinin tarihsel ve toplumsal boyutlarının bilimsel yöntemlerle incelenmesi gerektiğini savundu hep.
Böylece dinin siyasal amaçlarla kullanılmasına karşı çıkarken tarihi de araştırmalarının merkezinde tutabildi. Onun düşünce dünyasında laiklik, yalnızca devletin din karşısındaki konumunu belirleyen hukuksal bir ilke değildi. Aynı zamanda bireyin özgürleşmesinin, kadının toplumsal eşitliğinin ve bilimsel düşüncenin gelişmesinin temel koşullarından biriydi. Diğer kadının ise dirsek çürütmesine gerek yoktu. Siyasette yükseldikçe yükseldi ama çevresindeki dünyanın ölçüleri de değişti. Bir zamanlar mütevazı yaşamı erdem sayan çevrelerde pahalı otomobiller, görkemli konutlar, özel davetler ve lüks tüketim sıradanlaştı. Gösteriş, utanılacak bir aşırılık olmaktan çıktı; başarının sergilendiği bir vitrine dönüştü. Ama o eski dünyanın içinden konuşmaya devam etti: Aile, maneviyat, kanaat ve toplumsal dayanışmaydı hep vurguladığı. Yoksullara sabır, gençlere şükür, kadınlara fedakârlık öğütledi sürekli. Bu yeni düzenin bir de aile haritası vardı. Aynı soyadları farklı kurumların kapılarında beliriyor, akrabalıklarla kamusal görevler arasındaki mesafe giderek daralıyordu. Liyakat ile sadakat, kamu hizmeti ile siyasal yakınlık birbirine karışıyordu.
***
İlk kadın akademik çalışmalarının yanı sıra siyasette de görev aldı. Milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Siyaset onun için akademik kimliğinden bütünüyle ayrı bir alan olmadı. Eğitim, kadın hakları, Cumhuriyet devrimleri ve laiklik üzerine geliştirdiği düşüncelerini kamusal tartışmalara taşıdı. Televizyon programlarında, konferanslarda ve açık oturumlarda görüşlerini dile getirdi. Kamusal görünürlüğü arttıkça aldığı tehditler de ağırlaştı. Fakat o, düşüncelerini açıklamayı sürdürdü. İkinci kadında ise siyaset araçsallaştı; zenginliğe uzanan merdiven açgözlülükle inşa edildi. Halka öğütlediği mütevazılıkla kendi yaşamı arasındaki uçurum büyüdü.
***
Bazı ölümler yalnızca bir insanın yaşamını sona erdirmez; bir ülkenin düşünce tarihinde de silinmez iz bırakır. Türkiye’nin yakın tarihinde 6 Ekim böyle bir gündü. İlk kadın o gün Ankara’da, evine gönderilen bombalı paketin patlaması sonucu can verdi. Adı, Bahriye Üçok’tu. Yalnızca bir akademisyen ya da siyasetçi değildi. Cumhuriyetin kadınlara açtığı eğitim ve kamusal yaşam kapısından geçerek kendi düşünsel kimliğini inşa etmiş, bilimsel bilgiyi toplumsal sorumluluktan ayrı görmemiş bir aydındı.
İkincisi mi? Ondan çok var! Ama sorun şu ki aydınlık bireysel hırslarına yenik düşenler yüzünden gecikiyor!