‘Etkin pişmanlık’ mı, ‘zoraki ikrar’ mı? - Av. Kerem Donat
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

‘Etkin pişmanlık’ mı, ‘zoraki ikrar’ mı? - Av. Kerem Donat

24.06.2025 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Son dönemlerde kamuoyunun gündemine yerleşen bazı soruşturmalarda artık neredeyse ezbere yazılan bir cümle var: “Etkin pişmanlıktan faydalandı.” Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik yürütülen dosyalarda bu ifadeye sıkça rastlıyoruz. Oysa hukukta her kavramın bir içeriği, sınırı ve bağlayıcılığı vardır. “Etkin pişmanlık” da bunlardan biridir ve bu kavram, her ifade veren kişiye otomatik olarak yapıştırılacak bir etiket değildir. 

Etkin pişmanlık, ceza hukukunda failin işlediği suçun ortaya çıkarılmasına yardım etmesi, örgüt yapısının çözülmesine katkı sunması veya suça iştirak eden diğer kişilerin tespitine yardımcı olması durumunda cezadan indirim ya da cezasızlık sağlayan bir düzenlemedir. Ancak bu uygulamanın “etkin” sayılabilmesi için verilen bilgilerin yalnızca itiraf düzeyinde kalmaması, somut, yeni ve doğrulanabilir delil sunması gerekir. 

DELİLLERLE DESTEKLENMELİ

Yargıtay’ın yerleşik kararlarına göre, sanığın veya başka bir sanığın yalnızca sözlü beyanı, dış dünyadan teyit edilmedikçe tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2017/16-956 E., 2019/20 K. sayılı kararında bu husus açıkça belirtilmiştir: “Sanığın beyanı, başka delillerle desteklenmediği sürece mahkûmiyet için yeterli değildir.” 

Bu kural, sıradan bir usul kuralı değil, masumiyet karinesinin ve adil yargılanma hakkının doğrudan güvencesidir. Son dönem uygulamalarında ise ne yazık ki bu hukuki ölçütler sıklıkla ihlal ediliyor. Bazı dosyalarda tutuklama tedbirinin, bir soruşturma aracı olmaktan çıkıp, kişiyi itirafa zorlamanın bir yöntemi haline geldiği görülüyor. Önce tutuklama geliyor, ardından uzun süreli özgürlükten yoksun bırakma, kamuoyunda teşhir ve sonra, beklenen o “pişmanlık” açıklaması. 

Bu noktada temel bir soruyu sormak gerekiyor: Bu gerçekten pişmanlık mı, yoksa mecburiyetin adı mı? 

HUKUKİ GÜVENLİK İLKESİ

Anayasa Mahkemesi, 2019 tarihli Burhan Gökburun kararında (Anayasa Mahkemesi, Burhan Gökburun başvurusu, B. No: 2016/14886) bu konuyu doğrudan ele aldı. Kararda, gözaltında alınan ifadenin özgür iradeye dayanmadığına ilişkin ciddi şüpheler bulunduğu ve bu beyan esas alınarak yapılan yargılamanın adil yargılanma hakkını ihlal ettiği tespit edildi. Mahkeme şu ifadeyi kullandı: “Baskı altında alınan beyanlar, delil olarak kullanılmamalı; kullanıldığında da hükmün bu beyana dayanılarak kurulması adil yargılanma hakkını ihlal eder.” 

Benzer şekilde, 2022 tarihli Muhammet İlhan kararında (AYM, Muhammet İlhan başvurusu, B. No: 2018/10696), cezaevinde uzun süre tutulan bir kişinin etkin pişmanlıktan yararlanmak adına verdiği beyanların, somut bir araştırmaya tabi tutulmadan hükme esas alınması, hukuki güvenlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırı bulunmuştur. 

SİSTEMİ AYAKTA TUTACAK RUH

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de defalarca şu tespitte bulunmuştur: “Bir kişi, suçunu itiraf etsin diye baskı altına alınıyorsa, bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kapsamındaki kötü muamele yasağını ihlal eder. 

Akkoyunlu/Türkiye kararında (AİHM, Akkoyunlu/Türkiye Kararı, başvuru no: 7505/09), AİHM, polis nezaretinde psikolojik baskı altında alınan ifadenin mahkûmiyetin temel dayanağı yapılmasını hukuka aykırı bulmuş ve Türkiye'yi mahkûm etmiştir. AİHM'ye göre, özgür iradeye aykırı şekilde alınan her beyan, yalnızca bireysel hak ihlali değil, adalet sisteminin bütününe yönelik bir tehdit niteliğindedir. 

Adaletin amacı yalnızca gerçeği bulmak değildir. Gerçeğe nasıl ulaşıldığı da en az gerçek kadar önemlidir. Çünkü hukukun ruhu, sonucu değil yöntemi öncelemeyi gerektirir. İnsan onuru, özgürlük, adil yargılanma... Bunlar yalnızca anayasada yazılı süslü kelimeler değil, sistemin ayakta kalmasını sağlayan sütunlardır. 

Etkin pişmanlık, ancak özgür irade ile korkusuzca ve samimiyetle beyan edildiğinde anlamlıdır. Aksi durumda, yalnızca “kâğıt üzerinde pişmanlık” olur. Gerçekteyse yalnızca sistemin baskısıyla ortaya çıkmış bir cümledir. 

Unutulmamalıdır ki hukuk kişileri susturmak için değil, korumak için vardır. Bugün bu kuralların esnetilmesine sessiz kalırsak, yarın kendi sesimizi duyuracak bir hukuk düzeni bulamayabiliriz.

Av. Kerem Donat 

Yazarın Son Yazıları

Mustafa Kemal ve ‘Çanakkale Efsanesi’ - Hüner Tuncer

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı’nda yenilgiye uğratılan müttefik güçler, Çanakkale Boğazı’nı yalnızca donanma ile geçemeyeceklerini anlamıştı.

Devamını Oku
25.04.2026
Okul kapısında biriken öfke - Deniz Öztürk

Şiddet, Türkiye’de artık tekil bir davranış değil; dilde kurulan, kültürde beslenen ve kurumlarda derinleşen yapısal bir sorundur.

Devamını Oku
25.04.2026
BİÇİM, İÇERİK VE KALKINMA - Necdet Adabağ

Biçim, bir şeyin dış görünüşüdür.

Devamını Oku
25.04.2026
Şeffaflaşan baskı - Fadime Uslu

Ulusal egemenlik tam bu noktada kırılıyor: 23 Nisan’da makam koltuklarının çocuklara devredilmesi sırasında.

Devamını Oku
24.04.2026
Güç zehirlenmesi - Suna Türkoğlu

Anayasamıza göre “Devletin temel amaç ve görevleri” Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmak olarak; çok açık, kesin ve net bir biçimde belirlenmiştir.

Devamını Oku
24.04.2026
Egemenliğin adı: 23 Nisan - Hamza Kiye

23 Nisan 1920, yalnızca bir meclisin açıldığı tarih değildir.

Devamını Oku
23.04.2026