Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

‘Kahrolsun İsrail yaşasın Filistin’

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Tekerlekli sandalyesinde İsrailli askerlere taş atan bir Filistinlinin hayatınıza, avucunuzun içindeki küçük ekrandan bir an giren ve çıkan halini...
Az önce denize, çiçeklere, vitrinlere, televizyondaki bir eğlence programına, çocuğunuza, sevgilinize, aynada kendinize bakan gözlerinizle...
Daha dün satın almaya karar verdiğiniz herhangi bir eşya için, maçı kazansın diye heyecanlandığınız takım için, ülkenizin bayrağı için, çocuğunuzun varlığı için, sevdiğiniz insanın aşkı için çarpan kalbinizle...
Yanından geçip gittiğiniz mendil satan çocuğa, yerlerde dilenen yaşlı kadına, savaşta şehit düşen askere, dağlarda ölüp giden gençlere, engelli çocuğunu bırakıp canına kıyan anneye sıkışan ve akabinde güzel bir şeye baktığı an rahatlayan vicdanınızla anlamaya kalkıştığınızda;
Anladığınız eğer bir halkın haklılığı ve diğer halkın da haksızlığıysa...
Ne bu savaş biter; ne de başka savaşlar.
Farklı dinlerden olan ve bir toprak parçası yüzünden nesiller boyu savaşan halkların hikâyelerinden anladığınız şey, bir haklılık ve haksızlık sınırı içinde kaldığı sürece...
Savaşlarla ortaya çıkan ve hayatınızın her yanına bulaşan hiçbir kötülüğü yok edemezsiniz bu yeryüzünde.
“Kahrolsun İsrail yaşasın Filistin” demek kolay.
Ama düşmanı seçmekle ve mazlumun yanında olmakla hallettiğinizi sandığınız mesele, bunca zaman içinde halledilmediği gibi daha da derinleşiyorsa, bir yerde hata yapıyor olmalısınız.
Dünya barışı... evet gerçekten mümkündür ama kemikleşmiş reflekslerle değil;
Mantıklı olup, imkânsız sanılanın aslında mümkün olduğuna inanmakla;
Mantıklı olup, mümkün olanın aslında imkânsız olması gerektiğiyle yüzleşmekle gerçekleşebilir.
Sınırların kaldırılmasını, inançların yatıştırılmasını, silahların kör kuyulara atılmasını, ahlaki değerlerin en baştan bambaşka ölçülerle yeniden belirlenmesini, tüketimin ve üretimin ve paylaşımın yeni bir ahlaka göre bambaşka yapılmasını ısrarla ama ısrarla istemediğiniz sürece...
Daha çok, tekerlekli sandalyesinden düşmana taş atan insan fotoğrafı göreceksiniz.
O insanların küçülmüş bedenlerini, daha çok derin mezarlara gömeceksiniz.
Küçük çocuklar, bugün orada yarın burada ama her savaşta hep öldürülecekler.
Hamile kadınlar savaş yüzünden doğamamış bebeklerini vahşete hep kurban verecekler.
Siz fotoğraflar çekeceksiniz.
Ölülere yukarıdan, aşağıdan, yandan bakacaksınız.
Cesetlerin üzerlerine düşen ışıklardan size yansıyan duygularla kahrolacaksınız.
O vahşete dair şiirler, şarkılar, ağıtlar yazacaksınız.
Filmleriniz olacak savaşların korkunçluğunu anlatan.
Ve romanlar ve resimler.
Onların içine sığdırdığınız insancıl hikâyelerle gerçekte var olmayan bir iyiliğe methiyeler düzeceksiniz. Ve sonra düzenli ve düzensiz ordularla yine birbirinize düşeceksiniz.
Evet, İsrail rezil bir devlettir.
Peki, diğer devletler?
Silahlar alanlar ve satanlar ve üretenler ve tüketenler?
Dinleri farklı, dilleri farklı, tarihleri farklı diye kanları da farklı sandığınız halkların inandıkları tüm kitaplar, herkesin Âdem ile Havva’dan geldiği mitini yazmıyormuş gibi;
Okuduklarından ve inandıklarından sadece vahşete övgüyü anlayan, kardeşliğe çağrıları yabana atan;
Ve savaşan... ve savaşan... ve savaşan...
Gözü dönmüş bir şekilde savaşan tüm insanların ortak kâbusu olması gereken bu düzen, tüm insanların ortak rüyası olduğu müddetçe, bugün o fotoğraflara bakacaksınız, yarın o fotoğrafta siz olacaksınız.

***

Sizin en büyük hatanız;
Silahsız ve savaşsız bir dünya istemenin, gerçekleşmesi imkânsız bir ütopya olduğu yalanına kanmanız;
Ve sevişir gibi savaşan ve ısrarla silahlanan gerçekleşmiş bu distopyada sorgusuz sualsiz uysalca var olmaya asla baş kaldırmamanız.