AKP ve kadın

30 Mart 2021 Salı

İstanbul Sözleşmesi tartışması daha sürecek görünüyor. Sürmeli de çünkü genellikle konuya yaklaşım yanıltıcı oldu. Genelde sorulan soru, güle oynaya imzalanan bir sözleşmeden neden çekilindiğidir. Olayın yanıltıcı yanı da işte budur. İstanbul Sözleşmesi’ne şöyle bir göz atmak dahi, onun özelde AKP’nin, genelde de bütün siyasal İslamın kadın sorununa yaklaşımının bir reddiyesi olduğunu anlamaya yeter.

Bu durumda AKP’nin sözleşmeden neden çekildiğini değil de bir zamanlar yel yepelek yelken kürek, koştura koştura ilk imzanın neden konduğunu sormak gerekirdi.

AKP ile İstanbul Sözleşmesi’ne hâkim olan görüşlerin bağdaşmaları olanaksızdı.

Tartışmaya geçmeden önce, iki kavramın üzerinde durmalıyız: Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet. 

***

Cinsiyet, (seks) bireyin doğumundan başlayan bir süreçtir ki bireyin, sahip olduğu genital organlara göre erkek veya kadın olarak sınıflandırılmalarına yol açar.

Görece yeni bir kavram olan toplumsal cinsiyet (gender) ise toplumun, bireyin cinsiyetine göre ona bağladığı, ondan uymasını beklediği davranışlardır.

Toplumsal cinsiyet, cinsiyet gibi objektif bir olgu değil, toplumun bireye cinsiyeti dolayısıyla yüklediği uyması gereken bir davranış biçimidir. Bu durumda Simon de Beauvoir’ın “kadın olarak doğulmaz, sonradan kadın olunur” saptamasının anlamını kavramak daha kolay oluyor sanırım.

Kolayca anlaşılacağı üzere, toplumsal cinsiyetin erkek ve kadına yüklediği roller ve beklediği kabuller ile davranış biçimleri söz konusu toplumun niteliği, genel kabullerine, kültürüne göre değişmektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine çalıştığı ve erkeğin üstünlüğü düşüncesini egemen kılmaya yönelik olduğu ve bunun da kadına karşı şiddeti doğuran başlıca etkenlerden biri olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı işte bu yüzden doğdu.

Kadına karşı şiddet ile mücadele amacını güden ve bu amaca yönelik olarak imzacı devletlere birçok yükümlülük getiren İstanbul Sözleşmesi de toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan düşüncenin ürünüdür.

AKP ise kadın üzerinde toplumsal baskı sonucunu doğuran onu ikinci sınıf kabul ederek ona göre davranan bir düşüncenin takipçisidir. 

Ayniyet ile eşitliği birbirine karıştıran AKP’nin görüşüne göre kadın cinsiyetinin sonucu olan belirli yargılara ve davranış biçimleri kalplarına uymalıdır. Kadının kadın olmaktan doğan özellikleri (ana olmak gibi) cinsiyetin bir sonucudur, toplumsal cinsiyetin değil.

***

Kadının ikincil konumunun toplumsal cinsiyetin değil, cinsiyetinin sonucu “fıtraten” oluşan ve değişmez bir durum olduğunu söyleyen AKP zihniyeti ile olanaklara kavuşmada, hayatın her alanında eşit olarak yer alma mücadelesi veren toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan görüşlerin kadına karşı şiddet konusunda bağdaşmaları mümkün değildir. Toplumsal cinsiyetin eşitliğini savunanlar, kadının sorununu kadın başlığı altında incelerken, kadına karşı hiçbir önyargısı olmadığını savunan ataerkil toplumsal değerlerin savunucuları da sorunu aile içinde ele almayı yeğlerler. Tıpkı AKP’nin kadın bakanlığı yerine “Aile ve Kadın” Bakanlığı içinde ele alması gibi.

Durum böyle olunca bu iki zihniyetin İstanbul Sözleşmesi metninde birleşmeleri çok şaşırtıcı olmaktadır.

Sözleşmeden şu bölümü AKP, altına imzayı basarken, nasıl yorumlamaktaydı ve bu yaptırımın yerine getirilmesi için ne yapmayı düşünmekteydi söyleyebilir misiniz:

“...Taraflar kültür, örf ve âdet, gelenek, din veya sözde ‘namus’un işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi içinde mazeret oluşturmamasını sağlar.”

Görülüyor ki garip olan AKP’nin kendi zihniyetinde karşı olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak istemesi değil, o sözleşmeyi güle oynaya imzalamasıydı. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları