29 Mart 2026’da farklı yollardan, farklı kişisel tarihlerden geçmiş farklı kuşaklar Üsküdar Belediyesi’ne bağlı Altunizade Kültür Merkezi’nde buluştuk. İsmet Küntay Ödülleri’nin 50. yılıydı. Nadide Küntay’ın başlatıp Hayati Asılyazıcı’nın ve jüriyi oluşturan değerli üyelerin çabalarıyla süren ve 50. yılına ulaşıp artık gelenekselleşen bir ödül, İsmet Küntay Ödülleri.
Ödül töreninin haberi 31 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde ayrıntılı bir şekilde verildiği için daha fazla üstünde durmayacağım. Ama bu törende yapılan bir konuşma, verilen bir ödül ve bir resim çeşitli çağrışımlar uyandırdı zihnimde. Bunları paylaşmak istedim.
‘KURUMLAR VE KURALLAR YOZLAŞIYOR’
Evet, farklı kuşaklar olarak bir araya gelmiştik o gün. Törenin en son ödülünü veren 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konuşması düşündürdü bana bunu. İsmet Küntay Jürisi bu yılın onur ödülünü seçici kurul başkanı ve gerçek bir sanat çınarı olan, değerli yazar, gazeteci ve eleştirmen, sevgili Hayati Asılyazıcı’ya vermişti. Ödülünü vermek üzere de İlker Başbuğ’u davet etmişlerdi.
İlker Paşa tasnif etmeyi, sonra o tasnifin içindeki farklı yönleri soru haline getirmeyi ve bu sorulardan farklı sentezlere yönelmeyi, yeni değerlendirmeler yapmayı seven bir konuşmacı ve yazardır. O gün de önce çok özlü bir cümleyle dünyanın halini, zamanın ruhunu özetleyiverdi: “Bugün yaşadığımız dünyada kurumlar ve kurallar yozlaşıyor, değer kaybediyor, zaten neticeyi de hep beraber görüyoruz.”
Bugün gerek dünyada gerekse ülkemizde yaşanan en önemli sorunlardan biri, belki de birincisi bu.
İskandinav mitolojisinde Ragnarök (Tanrıların Alacakaranlığı) diye bilinen dönemden geçiyoruz sanki. Uzun süreli kış, insanların birbirini öldürmesi, dağları sallayan depremler ve bu depremler yüzünden kıyameti getirecek dev kurt Fenrir’in zincirlerinden kurtulması: Kısacası kaos...
‘CUMHURİYET KURUMSALLAŞMADIR’
Yani bilinen kuralların ve kurumların giderek yok sayıldığı, bu yüzden de yok olmaya yüz tuttuğu ama yerine ne geleceğinin de belli olmadığı bir dünya... Üstelik bu dünyada Çehov’un “Üç Kızkardeş”inin sonunda Olga’nın sözlerinde ifadesini bulan umut da sisin pusun arkasında kalmış durumda: “Acılarımız, bizden sonra yaşayacaklar için sevince dönüşecek; mutluluk, dirlik, düzenlik egemen olacak dünyaya.”
Başbuğ sonra yaptığı tasnifin ana fikrini ortaya attı: “Atatürk sanki bugünleri görerek bir cumhuriyet tanımı yapmış. Atatürk’e göre cumhuriyet kurumsallaşmadır.” Başbuğ’un İsmet Küntay Ödülleri’nin önemini vurgulamak, 50. yılını kutlamak için de söylediği ama benim zihnimde farklı tınılar yaratan, düşündürücü bir hatırlatma bu. Çünkü Cumhuriyetin kurumsallaşması bir şekilde tahrip olursa ne olacak sorusunu da içinde taşıyor. Belki de herkes kendi alanındaki kurumsallaşmaları, Cumhuriyet kurumlarını bir de bu açıdan gözden geçirmeli.
UMUDU YEŞERTMEK
İlker Başbuğ’un Hayati Asılyazıcı’ya ödülünü verirken söyledikleri ve ikisinin yan yana verdiği fotoğraf da anlamlıydı: “Sayın Hayati Asılyazıcı Cumhuriyetin birinci neslinin temsilcisidir. Onlar Mustafa Kemal Atatürk’ün başöğretmenliğinde yetişen ve hepimizden çok daha üst seviyelerde olan bir nesil. Ben de Cumhuriyetin ikinci neslinin bir temsilcisiyim. Birinci nesil çok iyi yetişti ve onlar bizi yetiştirdi.”
Ödülünü alırken “12 Eylül darbesi öncesinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde iki görev yaptım. Bir, belediyenin bütün kurumlarının basın ve kültür sorumlusuydum. Bir de Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmeniydim” diyen Hayati Asılyazıcı, o dönemde Şehir Tiyatroları’nın beş sahnesinde birlikte seçilen oyunlarla seyirci ve hasılat rekoru yaşandığını belirtti. Bu sürece noktayı 12 Eylül darbesi koymuştu.
“Biz de 68 kuşağıyız” diye geçti içimden ilk iki kuşağın temsilcilerine bakarken. Kuşakları tüm farklılıkların içinde bir çizgide birleştiren zincir bağlana bağlana gelmiş, sonra bir yerde kırılmış. Kırıldığı yeri, eksik halkaları bulmak ve yeniden bağlamak, kaostan yeni bir kozmos çıkaracak umudu yeşertmek hem Cumhuriyeti hem de dünyayı dert edinen herkesin meselesi olmalı.