Salı günü çıkacak bu yazıyı 8 Mart’ta, Dünya Kadınlar Günü’nde kaleme alıyorum. 8 Mart uzunca bir süre “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlandı. Clara Zetkin ve arkadaşları 1910’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda bir “Kadınlar Günü” düzenlenmesini önermişler ve önerileri kabul edilmişti. Anlaşıldığı kadarıyla “emekçi” nitelemesi, 1921’de Moskova’da toplanan ve gün olarak 8 Mart’ı kesinleştiren “II. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı”nın marifetiyle eklenmişti. Giderek bloklara bölünen bir dünyada kadınlar günü de bu bölünmeden payına düşeni almıştı. En sonunda 1975’te Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edildi. Yine de uzunca bir süre bizim çevrelerde “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” denmemesinin pek hoş karşılanmadığını hatırlıyorum.
Sanki emekçi olmayan kadınlar ezilmiyormuş, her alanda ikinci plana itilmek istenmiyormuş gibi bir çağrışım yaratıyor bu yaklaşım. Oysa işin doğrusunun bu olmadığını bence her kadın, hepimiz yaşadıklarımızdan biliyoruz.
1908’DEN 1934’E
2023’te yitirdiğimiz değerli tarihçimiz Prof. Dr. Zafer Toprak, “Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm, 1908-1935” adlı eserinde (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022) Türkiye’de kadın özgürlüğü mücadelesinin başlangıç noktası olarak 1908 Devrimi’ne işaret ediyor: “20. yüzyılın ilk çeyreğinde kadın özgürlüğü Türkiye’de toplumsal dönüşümün ana eksenini oluşturdu. 1908 Jön Türk Devrimi’yle birlikte özgürlükten eşitliğe, uluslaşmadan laikliğe, gündemdeki temel dönüşümler bir yönüyle kadına ilişkindi.”
Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasına kadar uzanan bir süreç bu. Mustafa Kemal Atatürk’ün kadına eşit haklar tanınması ve toplumsal konumunun düzeltilmesi yönündeki iradesinin bu süreçte oynadığı yadsınamaz rolü ise hiç unutmamamız gerekiyor. Cumhuriyetin ilk kuşağından olan annem (doğumu 1925) ve arkadaşları kurucu felsefenin bu temel öğesinin kıymetini çok iyi bilir, deyim yerindeyse hücrelerine kadar hissederlerdi.
ANA TANRIÇALAR
Modern ve yakın tarihteki süreçler doğrudan günümüzü belirledikleri için tabii ki ayrı bir önem taşıyorlar ama kadının toplumsal konumunun her çağda böyle olmadığını da hatırlamak bana iyi geliyor. Goethe’nin “Faust”u oyunlaştırılırken zorunlu olarak pek çok bölüm, özellikle de antik mitolojiye ilişkin bölümler kesildi. Bunlardan birinde, sarayda Faust’tan Helena ile Paris’i getirmesi istenmiş, o da Mefistofeles’in hünerlerine güvenerek söz vermiştir. Mefistofeles bunun için çok derinlere dalmak gerektiğini ve orada karşılarına çıkacak tanrıçalardan tedirgin olduğunu söyler. Şöyle bir diyalog geçer aralarında (çev. Zehra Aksu Yılmazer): “Mefistofeles: Tanrıçalar taht kurmuştur yalnızlığa, ne mekân ne de zaman vardır etraflarında. Tedirgin oluyorum onlardan bahsederken. Analardır onlar!/ Faust: Analar!/ Mefistofeles: Ürperdin mi yoksa?/ Faust: Analar! Analar! Öyle tuhaf geliyor ki kulağa!/ Mefistofeles: Öyle zaten. Siz ölümlüler, tanrıçaları bilmezsiniz. Bizlerse adlarını anmaktan imtina ederiz.”
Goethe’nin eşsiz kalemi, Anadolu’nun da içinde yer aldığı coğrafyanın ana tanrıça kültlerini, onların temsil ettiği farklı dokuyu ve derinliklerde nasıl hüküm sürdüklerini, insanlar tarafından unut(tur)ulduklarını ve bilip de adlarını anmamayı tercih edenlerin de “cehennemi” niteliğini bir çırpıda betimleyivermiş.
KADIN DAYANIŞMASI
Kadın olarak yaratma, üretme mücadelesi vermenin, unutturma perdelerini yırtıp geçmenin, farklılık yaratmanın uyandırdığı tepkileri aşmanın nasıl zorlu bir çaba gerektirdiğini bilen bilir, bu duygularımı pek çok kadının paylaştığından eminim.
Ama mutlaka eklemem gereken bir şey daha var: Kadın dayanışması ve mücadelesi sadece meydanlarda ve gösterilerde değil, hayatın her alanında yaşanır ve kalıcılaştırılırsa bir anlam taşır. Kadın kadının kurdu olmamalı.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü hepimize kutlu olsun.