Cehaletin egemenliği dünyanın içinden geçtiği ve nereye açılacağı belli olmayan son dönemin en büyük paradoksu gibi görünüyor. Bir yandan inanılmaz bir teknolojik buluşlar ve devrimler çağında yaşıyoruz, diğer yandan yalan üzerine kurulu bir dünya düzeni cehaletin içinde kök salıp temellenmeye çalışıyor.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, “Okumayan, araştırmayan ve sorgulamayan insanlar kandırılmaya mahkûmdur” cümlesiyle özetlediği durumdur bu.
EN SEVİLEN ÖĞRETMEN
“Seçkin” düşmanlığının eşlik ettiği cehaletin egemenliğine çok geniş bir yelpazedeki engin bilgisiyle, kendine özgü üslubu ve nüktedanlığıyla, belki de en önemlisi milyonlara kendini sevdirme becerisiyle karşı duran, bent olan son dönemin en önemli entelektüellerindendi İlber Ortaylı.
Herkesin okul hayatında bir “en sevdiği öğretmen” olmuştur. Ezberci, sorgulatmayan, soru sorandan hoşlanmayan bir eğitim sistemi içinde tam ders dinlemekten bıkmışken ansızın beliriverir “o öğretmen”, size yeniden düşünmeyi, soru sormayı, okulu sevdirir. İşte İlber Hoca, Türkiye’nin en sevdiği “o öğretmen”iydi. Onunla sadece tarih öğrenmedik; merak etmeyi, acaba demeyi, şöyle de düşünülebilir belki demeyi de öğrendik. Kitap okumaktan giderek uzaklaşan bir dünyada, “Okumayan bir toplum hafızasını kaybetmiş bir hastaya benzer. Ne geçmişini bilir ne de geleceğini kurabilir” uyarısını, ondan geldiği için ciddiye aldık belki de. Çünkü bizi içtenliğine inandırdı. Ve “seçkinliği” kötülemek onun karşısında hiçbir zaman tutmadı, televizyon programlarında mutlaka cevabını aldı, “münevver” onun sözlerinde hakkını buldu.
Fikirlerine katılmadığı insanların da bilgilerine değer verdiğini göstermeyi bildi ama bilgisizliğe karşı pek hoşgörülü olmadı, lafını pek sakınmadı. Herkes onu bu özellikleriyle kabul etti. Merak duygusu bulaşıcı mıdır bilmem ama olsaydı İlber Hoca herhalde bu salgının başlıca müsebbiplerinden biri sayılabilirdi.

‘SEN BİR FAUST YAPSANA’
İlber Hoca Şubat 2025’te, Heiner Müller’in yazdığı, Ankara-İstanbul Devlet Tiyatroları ortak yapımı olarak sahneye koyduğum “Medea-Material”i Üsküdar Tekel Sahnesi’nde izledikten sonra, tiyatronun konuk odasında sohbet ederken böyle demişti bana. “Faust” projesi zaten aklımdaydı o sırada. İlber Ortaylı’dan böyle bir cümle gelmesi beni iyice cesaretlendirmişti. “Medea-Material” biter bitmez önünde her zamanki fotoğraf çektirme kuyruğu oluşunca İlber Hoca ellerini kaldırıp “Lütfen biraz durun şimdi oyunun şokundayım, bırakın da konsantrasyonum dağılmasın” demişti. Oyundan sonra uzunca bir süre kalmıştı tiyatroda. İçten merak ediyor, içten soruyordu. En çok da Sükûn Işıtan’ın ve ekibin sergilediği fiziksel performansı, aldıkları eğitimi anlamaya çalışıyordu. Türk tiyatrosunda bunun ender görüldüğünü, daha çok Rus tiyatrosunun tekniğini andırdığını söylemiş, sonra da Hürriyet gazetesinde yazdığı yazıda bunun altını çizmişti: “Gerçekten de birinci sınıf bir oyunculuk sergileniyor. Rus tiyatrosunda hayranlıkla izlediğim akrobatik aktörlük tekniği, bu oyunda kadın-erkek fark etmeksizin her oyuncu tarafından başarıyla uygulanmış.” Sükûn’a da uzun uzun nerede eğitim aldığını, oyuna nasıl çalıştığını sordu. Daldan dala atlayan, Devlet Tiyatroları’nın öneminden Cüneyt Gökçer’e, kendisinin tiyatroya ilgisinden Rus tiyatrosuna, Çehov’dan Almanların düşünsel birikiminin önemine uzanan zengin ve keyifli bir sohbetti. İşte o sohbetin bir noktasında bana dönüp “Sen bir Faust yapsana” demişti. “Faust” İstanbul’da oynanacağı sırada haber vermek ve davet etmek için aradık ama ertesi gün ameliyata girecekti. “Bir çıkayım hastaneden, sonra haberleşiriz” dedi. Sonra...
Tarihten tiyatroya, operadan müziğe, çok geniş bir yelpazede engin bilgi sahibi, büyük bir entelektüeli, bilgi sevgisini ve merakını hem öğrencilerine hem bütün topluma aşılamaya gayret etmiş büyük bir “münevver”i kaybettik. Işıklar içinde uyu İlber Hoca.