Barış Doster

Maske fiyatı, kamuculuk ve planlama

06 Mayıs 2020 Çarşamba

Haftalardır yurttaşına maske dağıtmayı beceremeyen zihniyet, sonunda, fiyatını denetlemek kaydıyla, maske satışını serbest bıraktı. Kendisi maske dağıtamayan, muhtarların ve belediyelerin dağıtmasını da istemeyenler, milletin kesesinden, ABD dahil 50 ülkeye tıbbi malzeme yollamakla övünüyorlar.  

Peki, bu durumun sorumlusu kim? Sebebi ne? Kaynaklar mı yetersiz? Maske maliyeti mi yüksek? Planlama sorunu mu var? Eşgüdüm eksikliği mi? Yanıtı birlikte arayalım.

Bir zamanlar kendi kendini besleyen 7 ülkeden biri olan Türkiye, şimdi 126 ülkeden 133 çeşit tarım ve hayvancılık ürünü ithal ediyor. İthal ettiğimiz ürünler arasında arpa da var saman da. Patates de var soğan da. Mercimek de var fasulye de. Kavun da var karpuz da. İthalat yaptığımız ülkeler arasında Kanada da var Mısır da. İsrail de var Suriye de. Çin de var Meksika da. İran da var Şili de. Liste uzun… (Mustafa Önsel, “İthal etmediğimiz ne kaldı?”, OdaTv, 16.11.2017). Fransa’nın, Türkiye’nin eski bir tarım bakanına, Fransız tarımına yaptığı katkı nedeniyle, devlet nişanı vermesi boşuna mı?

Sorun, maske maliyeti de değil. Maske satışı yasaklanana dek, piyasada 5 liraya satılan maskeleri, Sivas Halk Eğitim Merkezi, halen 18 kuruşa üretip hastanelere ve sağlık ocaklarına bağışlıyor.

Kaynak meselesine gelelim. Türkiye’nin kendi kaynağı var. Dışarıdan alınan krediler, borçlar var. Sağcı iktidarların çok sevdiği özelleştirme geliri var. Sorun, bunların öncelikle nerelere kullanıldığı. Üretim için kullanılıp kullanılmadığı. Kullanılırken tasarrufun, verimliliğin gözetilip gözetilmediği.

Sadece özelleştirme gelirlerine bakalım. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın Faaliyet Raporu’na göre, 1986’dan 2019 sonuna dek yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir, 70.3 milyar dolar. Bunun 62.1 milyar dolarlık bölümü, mevcut iktidar zamanında yapılmış. Öyle ki İngiliz vatandaşı da olan, geçmişte ekonomi ve maliye bakanlığı yapan Mehmet Şimşek, “Özelleştirilecek kurum kalmadığı için, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın yeniden yapılandırılacağını” açıklamış.

Planlamadan vazgeçmenin ağır bedeli

Tarihimize bakalım. Sanayinin hızlı büyüdüğü dönemleri anımsayalım. 1929’daki Büyük İktisadi Buhran’a rağmen, 1930-1939 yıllarında çok iyiyiz. Sanayi planları hayatımızdadır artık. 1962-1979 arasında da iyiyiz. Adıyla sanıyla Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) hayatımızdadır çünkü. İthal ikameci politikalar, önceliklerin doğru saptanması, kaynak tahsisinde sanayinin önceliklerinin gözetilmesi sayesinde, ulusal gelir ve tarımsal üretim artmıştır. Hem de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle sıkışan ekonomiye ve ambargoya, 1973 ve 1979’daki petrol krizlerine karşın.     

Şimdi yukarıdaki soruyu yanıtlayalım. Tüm bunlar, kamuculuğu, halkçılığı, planlamayı unutmanın sonucudur. Bütüncül kalkınmayı, ulusal kalkınmayı bir kenara koyup, bölge kalkınma ajansları kurup, Türkiye’yi 26 bölgeye ayırmanın, bunu da “kalkınma ajansları reformu” diye sunmanın sonucudur. Ulusalı, toplumsalı, sınıfsalı dışlayıp, feodali ve federali öne çıkarmanın sonucudur. Özetle, cumhuriyetin kuruluş felsefesinden ve Atatürk’ten uzaklaşmanın sonucudur. 


Yazarın Son Yazıları