Bütün alkışlar Hayalet’e gitsin!

22 Nisan 2015 Çarşamba

Operadaki Hayalet, bestelendiği 1986 yılından beri geniş kitleye seslendi, her temsili olay yarattı.

Bu yazıyı yazarken, penceremin hemen yanında Etiler metrosunun açılış töreni yapılıyor. Bütün uygar kentler gibi İstanbul’un bir ucu daha metroya kavuşuyor. Otobüslerle insanlar gelmiş o daracık alana. Bir sunucu havalı mikrofondan yansıya yansıya bağırıyor: “Teşekkürler İstanbul, yağmur çamur demeden geldiniz,” diyor. Derken o mikrofondan müzik çalmaya başlıyor. En yüksek perdeden, karmakarışık, her telden: Marşlar, mehter, hafif müzik, arabesk, bir curcuna bir gürültü. Başbakanımız, ardından Cumhurbaşkanımız geliyorlar. Onlar da yüksek perdeden, havalı mikrofondan seslerini yükselterek başarılarını anlatıyorlar. Etiler’de halkı seçime hazırlıyorlar. İki saatten fazla süren bu yoğunluk sona erdiğinde kulaklarım durmadan uğulduyor.

Elektronik efektler
Bir gece önce izlediğim Operadaki Hayalet’in masal dünyasına sığınmak, en iyisi. Çocukluğumda da böyle yapardım: Sıkıldığım ortamlardan kaçmak için Andersen’in masallarını düşünürdüm. Onların kahramanlarıyla uzak bir yolculuğa çıkardım. Şimdi de bazen baş edemediğim ortamların kâbusundan kurtulmak için masalsı bir dünyaya sığınmayı yeğ tutarım, imge gücü geniş müzik yapıtları dinlerim. Hatta piyanomda oturup Johann Strauss’un valslerini çalarım: Güneyden Güller, Viyana Ormanlarından Anılar, Mavi Tuna, Sabah Yaprakları, Sanatçı Aşkı...
Operet, müzikli tiyatro, müzikal, 19. yüzyılın 20. yüzyıla bağlandığı dönemde, ciddi, “Grand” operaya karşı sıradan insanın da yer alabildiği bir tür olarak ortaya çıkar. Özellikle Viyana operetleri, giderek Amerikan ve İngiliz müzikalleri, dansları, kostüm ve dekorlarıyla günümüze dek zenginleşerek devam ediyorlar. Gelişen elektronik ortamın katkıları, işitsel ve görsel tekniğin ilerlemesiyle izleyici kendisini sahnenin içindeki dekorun bir parçası gibi görüp, güzel melodilerin peşinden gitmeye koyuluyor.
Andrew Lloyd Webber’in ezgileriyle işlenmiş, Charles Hart’ın sözlerini yazdığı The Phantom of the Opera, bestelendiği 1986 yılından beri geniş kitleye seslendi, her temsili olay yarattı, Broadway’in en büyük prodüksiyonu olarak ün yaptı. Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenen yapıt, alabildiğine zengin dekorlar ve kostümler, elektronik efektler, ve Brad Little, Emilie Lynn ve Anthony Downing gibi sesiyle, dansıyla, oyunuyla deneyimli oyuncuları içeriyor.

Orkestrada üç klavye
Stan Tucker’ın direktörlüğündeki çalgı topluluğu nasıl kurulmuş diye orkestra çukuruna eğilip baktım. Ne göreyim, bütün çalgılar bizim Türk sanatçılarımızdan oluşmuş: Başkemanda Mehmet Yasemin ve orkestralarımızın seçkin üyeleri. Ayrıca kendi kadrolarından sanatçıların çaldığı 3 klavye var. Bir klavyeyi de yine bizim sanatçımız Çelik Kasapoğlu çalıyor. Klavyelerin her birisi kendi içinde birer orkestra. Kendinize keyifli bir armağan sunmak adına bugünlerin İstanbul sokaklarından kaçarak bu müzikali izlemenizi öneririm.  


Yazarın Son Yazıları

Başkentte müzik zirvesi 2 Aralık 2020
Filarmoni ve senfoni 7 Ekim 2020
Gönlü Yüce Türk 23 Eylül 2020
Müzik ve politika 2 Eylül 2020
Bülent Tarcan 106 yaşında 19 Ağustos 2020
Müzik sizi ortada bırakmaz 12 Ağustos 2020
Sanat çağını yansıtır 5 Ağustos 2020