Feyzi Açıkalın

Distopyada korku üretimi

05 Nisan 2020 Pazar

Yaklaşık 30 yıl önce arabamla pazar yerine gitmiştim. Alışveriş yapmak için araçtan inerken, beraberimdeki oğlum bize yakın bir taşıtın yaptığı manevradan ürkmüş, beni ağlayarak uyarmıştı. Bunun üzerine ona kızınca, bilge bir köylü pazarcı, “Çocuğa bağırma, ancak aptallar korkmaz!” demişti…

O sözü hiç unutmadım. “Bir belirsizlik anında tehdit ile tetiklenen rahatsız edici olumsuzluk” olarak tanımlanan korku duygusuna tuhaf bir saygı duydum. Hatta ondan beslendim bile.

İlk korkularımı, onun sanrıya dönen şekillerini hatırlamaya çalıştım… Yükseklik korkum, çocukluğumda ondört basamaklı bir merdivenden düşmüş olmama mı bağlıydı? Ya sönmüş kireç kaymağı kuyusuna batışım, sonrasındaki bataklık kabuslarım?

Annemin, yolda yürürken yaptığım haylazlığa ders vermek için saklanışı, onu bulamayışımın travması; yetişkin olduğumda ise bunu unutmayarak, çocuğunu sokakta kaybeden anneleri azarlayışım…

Her gece beni kovalayan azgın boğa; anne ve babam tartışırlarken onları kaybedeceğime ilişkin korkum; yatılı okulumun o upuzun koridorunda tek başına olduğum hafta sonlarında, tuvalete giderken yaşadığım korku ve onu yenme çabam…

Babamın kaybının hemen sonrasında, ailemden haber alamadığım her saniye onların da başına bir şey gelebileceği endişesi… En son ve belki de en komik olanı, yakın zamana kadar gördüğüm kabus: Sınıfta kalışım…

Tam korkularımı elemiş, kalburun üstündekileri ise endişe yani bir tür içgüdü olarak adlandırıp, onlardan yararlanmayı öğrenmişken, korkunun hası olarak coronavirus çıkageldi…  

Krizi yönettiğini zanneden otoriteyi salgının boyutunu anlamamakla eleştirirken, aynı tuzağa düştüğün; öylece boşluğa bakıp, çaresizlik içinde kaldığın; gelip seni teslim almasını beklediğin bir bilinmez tehditti söz konusu olan. 

Daha önce hiç tanık olunmayan bir zaman dilimindeki; kurgusu önceden yazılmadığı, günbegün geliştiği halde oyunculara sürekli aynı repliklerin ezberletildiği bir distopik film setinde geçiyordu sanki olay. 

Uygulanan senaryoda korkunun tanımına uygun bir tehdit söz konusuydu. İşin kötüsü bu tehdit ülke insanını, 65 yaş üstünü koruma adına üretiliyordu. Kriz ile savaşımda sosyal devlet olma yolunu tercih etmeyen otorite, korku üreterek salgını bir yerlerde sıkıştırıp, hapsedeceğini zannediyordu.

O sıkışıklığın içinden dışarı doğru pırtlayanlar elenecek, kalan sağlarla yaşama devam edilecekti. Ucuz, güvencesiz iş gücü olarak kullanılması planlanan daha sağlıklı, doğal elekten geçmiş bireylerle…

65 yaş üstüne ise, ünlü Japon yönetmen Shohei İmamura’nın 1983 Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü aldığı Narayama Türküsü’ndeki gibi bir son mu biçiliyordu? 70 yaşına geldiği için artık üretemeyen köyün yaşlılarının, kıtlık yıllarında oğulları tarafından Narayama Dağına taşınarak ölüme terk edildiği o müthiş filmdeki gibi.

Yaşlı olduğuna oğlunu inandırmak için üst ön dişlerini taşa vurarak kıran büyükanne Orin olmaya hazır mıyız? Sahi, bizi sırtlayarak Narayama’ya götürecek gücünüz var mı?


Yazarın Son Yazıları

AKP’den önce… 26 Haziran 2020
Babayı hatırlarken 21 Haziran 2020