Çok mu geç, Valentine?

16 Şubat 2020 Pazar

Mevsim bahar, gün pazardı. Belki de tersi. Hatta mutlaka. 

İnsanlar çoğalıp hızlandıkça, doğanın devinim temposu da arttı. Bir bakıyorsunuz ılık hava, mavi gök, pırıl pırıl güneş: “Bahar!” diyorsunuz, tabii. Ne gezer. Özellikle Paris’te. 

Bir gün ilikleriniz ısınmayagörsün. Vay sen misin gevşeyen. Ertesi gün yağmur, fırtına, soğuk, kış yeniden devrede. 

Bir uzmana sordum, “Niye bu Paris böyle?” diye. Meğer bizim gurbet meridyeni, Kuzey Kutbu’ndan inen havalarla, Afrika’dan yükselen havaların çarpıştığı açıda bulunuyormuş.

Bulunmaz olaydı!

Neyse uzatmayalım, havası menapozlu Paris’te, o gün bahar ve iklim pazardı. Otobüse bindim. 

Belediye otobüsü deyip geçmeyin. Paris’te otobüse binmek sefadır. Her zaman, herkese yer vardır. Şık ve rahattır hepsi. Bir kahve servisi eksiktir. İnsanlar cep telefonlarıyla meşgul olur, gazete, kitap okurlar. Benim gibi meraklılar da çevresini gözetler. 

İznik çinisi bir kadın

Üçüncü durakta bir kadın bindi otobüsümüze. Bakmamak ve görmemek olanaksızdı. Altmış yaşlarında, böyle bir güzellik garipti. Uzun boylu ve inceydi. Gözleri, ağzı, burnu, akların karıştığı kumral saçları, her şeyi, tüm varlığı, yıkılmışı bile alımlı bir geçmişe tanıktı. 

Çatlakların ve kırıkların sır’ını alamadığı bir İznik çinisi gibiydi. Narim ve değerli. Hele elleri... Uzun zarif parmaklarıyla şalını düzeltirken, hareketleri ya eski bir manken ya da tiyatro oyuncusu dedirtiyordu. 

Oysa kadın, bir “clochard”dı. Türkçesi olmayan bu deyim, Fransa’da evi sokak olan, sokakta yaşayanları ifade eder.

Çoğu alkolik, ama hepsi değil. 

Kiminin evi barkı, parası var. Günün birinde kafalarına esmiş, boşvermişler dünyaya, bir yaşam biçimi olarak benimsemişler avareliği, vurmuşlar kendilerini sokaklara. 

İncecik elli, hayli geçkin, hâlâ seçkin

Güzelim yaşlı kadının, nereden değil ama, çok yüksekten düştüğü belliydi, boşluğa. Üzerindeki tayyör, kol ağızları lime lime bir Chanel’di. Yırtık şalı, canı çıkmış papuçları, bir zamanlar ateş pahasına alınan türden. Tüm mülkü, kolunda taşıdığı uyku tulumu ve kenarları ifillenmiş moher battaniyeden ibaretti. Alkolik olmasa da uyuşturucu müptelasıydı, en azından. 

Hareketleri yavaş ve ayakta durmakta güçlük çekiyordu.

Tüm yolcular büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Onların da aklından, eskiden, çok eskiden, kim bilir kim olduğu geçiyordu. Ansızın yolculardan biri kalktı, yanına geldi, oturmasını önerdi kadına. Öyle ya, hemen hemen yarısı boştu koltukların. Kendisi de yaşlı ve seçkin bir beyefendiydi. Kadın, adamı izledi ve tam arkamdaki koltuklara oturdular birlikte. 

Kısa bir sessizlikten sonra, adam: “Yolunuz uzun mu” diye sordu kadına. “Hemşerim nireye” sorusunun inceltilmişiydi.

Kadın, “Polen!” deyiverdi. 

Onları seyredemiyordum, artık. Arkama dönüp bakmaya utandığım için, altı duyum kulak kesilmiş, merakla dinliyordum. Yaşlı beyefendi de benim gibi şaşırmıştı, kuşkusuz. Dam üstünde saksağan bir yanıt vermişti kadın. Yol ile çiçek tozunun ne ilgisi olabilirdi?

Adam yılmadı: “Pardon?..” Türkçe konuşsaydı, “Ne?” derdi tabii. 

Mimoza zamanı

Kadın hafifçe güldü: “Ben mimoza severim...”

Yaşlı adam, küçük dilini yutmuştu. Kadının bir tatlı kaçık olduğunu düşünürken ben, adamın sesi duyuldu: “Ya, öyle mi?”

“Evet” dedi kadın. “Yürüyüşünüz güzel geçti mi?”

“Ne yürüyüşü?” dedi adam. 

“Bu mevsimde mimozalar açar Saint Lambert Parkı’nda.”

Adam: “Saint Lambert Parkı’na gittiğimi nereden biliyorsunuz?” diye şaştı. Küçük dilimi yutmak sırası bendeydi. Kadın, “Polen” dedi. “Yakanızda mimoza polenleri var. Alerjik değilsiniz, anlaşılan. Şanslısınız. Bu mevsimde tüm alerjikler evlerine kapanır. Bu otobüs Saint Lambert ve Invalides parklarının önünden geçer. Benden önce bindiğinize göre, Saint Lambert’deydiniz.”   

Uzun bir sessizlik oldu. İneceğim durağa yaklaşmıştık. İstemeye istemeye kalktım yerimden. Tam inerken, adamın sesini duydum: “Gideceğiniz bir yer var mı?”

Türkçesiyle, “Buyrun bana gidelim...” demek istiyordu. 

İki yaşlı yürek, bir akşam güneşinde ısınabilirdi belki. Kadın ister miydi, istedi mi acaba?

Asla öğrenemeyeceğim.* 

*Sevdanın yaşı yok demişler, doğrudur. Sevene de zaten her gün bayram olmalı. Yukarıdaki satırlar, siz değerli okurlarım için iki gün gecikmeli bir Sevgililer Günü öyküsüdür, kabulünü rica ederim. Aynı öykü, Haydarpaşa ya da tarihi Ankara Garı, bir Karşıyaka vapuru ve birçok yerde de yaşanabilirdi. Ama toplumsal bellek katilleri, mekânlara ilişkin hayallerimizi ve galiba “Aşk”ı bile öldürdüler...

Bu gece TELE1 kanalında sevgili Tuluhan Tekeli’nin Hayatın Rengi programına katılıyorum. Saat 21.00’de karşınızda olacağım.    


Yazarın Son Yazıları

Asla vazgeçme, asla! 5 Temmuz 2020
İman tamam, ya ahlak? 7 Haziran 2020
Bakteri yiyen virüsler 31 Mayıs 2020
Bir hâkim anlatıyor 10 Mayıs 2020
Kiralık iktidarlar 19 Nisan 2020
Kahreden çaresizlik 12 Nisan 2020
Despotun ölümü 5 Nisan 2020