Cüneyt Arkın filmlerinden daha kahramandı!

06 Temmuz 2022 Çarşamba

Ankara’nın en kara gündemi yaşama dair yazmak istediklerimizi öteliyor. 

28 Haziran’dan beri Cüneyt Arkın’la nefes alıp veriyorum. Çocukluğumuzun kahramanı, gençliğimizin rol modeli, sonraki yıllarımızın ortak değeri Cüneyt Arkın...

Çocukluğum Toroslar’ın eteğindeki bir vadi-ovada Burdur’un Yeşilova ilçesi Güney kasabasında geçti. 1960’ların sonunda jeneratörle çalışan film makinesi bambaşka bir pencere açtı bize. Yılmaz Güney ve Ayhan Işık iki metreye iki metrelik sonsuz bir ufkun kapısından çıktı karşımıza. 

1971 Burdur depreminde okullarımız yıkılınca Aydın Nazilli’ye göçtük. Burada her cumartesi 14.30 seansında Cüneyt Arkın atıyla, kılıcıyla, okuyla düştü önümüze. Battal Gazi, Malkoçoğlu, Kara Murat hepimizdik. Filmin en gerilimli, en karamsar anında atın üzerinde göründü mü, salonda büyük bir alkış kopardı. Ayağa kalkanlar olurdu.

Emindik, o bütün engelleri aşacak, yenilmez sanılan kötüleri ortadan kaldıracaktı.

Bazen yaralanırdı ama yarası bile neredeyse yüzü kadar yakışıklı olurdu. Zaten yaralanmasından korkmazdık, iyileşeceğini biliyorduk. 

Üniversite yıllarında ise Maden filmi ile birlikte, Cüneyt Arkın da biz de başka bir yaşamla, başka bir mücadele ile tanışmıştık.

***

2021’de Tarık Akan’ın yaşamını yazarken hem Maden filminin öyküsü hem de 1980’e giderken sinema sanatçılarının duruşu üzerine ayrıca derinleştim. Toplumsal gerilimin sürekli dalgalandığı, günde 10-15 gencin sokakta can verdiği o günlerde sinema sanatçıları daha özgür sanat yapmak, topluma mesajlarını sansürsüz vermek için Ankara’ya yürüme kararı almıştı. Özellikle Yılmaz Güney’in, Vedat Türkali’nin filmleri çok sansüre uğruyordu. Pek çok yönetmen de sansüre uğramamak için otosansüre gidiyordu.

Türkiye’de sansür sadece bugünün değil, geçmişin de konusuydu. Orhan Gencebay’ın Batsın Bu Dünya filmi halkı isyana teşvikten yasaklanıyordu. Düşen uçaktan sağ kurtulan pilotun sevgilisi ile öpüşmesi şu gerekçe ile sansüre takılıyordu:

Türk uçağı düşmez, üniformalı Türk pilotu öpüşmez!

5 Kasım 1977’de Beyoğlu’nda bir araya gelen sanatçılar 7 Kasım’da Ankara’ya yürüme kararı alırken ön sıralarda şu isimler vardı:

Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Fatma Girik, Vedat Türkali, Arif Keskiner, Meral Orhonsay, Hale Soygazi, Yavuz Özkan, Hakan Balamir, Semra Özdamar...

Aradan yıllar geçti...

2010’da Silivri mahpushanesinde bir hafta sonu sabahı televizyon izlerken Cüneyt Arkın canlı yayın konuğu... Sunucu genel anlamda sanat üzerine konuşmaya hazırlanlanmış; “Nasılsınız” diye sordu. Cüneyt Arkın, “İyi değilim” dedi. Sunucu şaşkınlıkla izlerken Arkın, benim de içinde olduğum kimi tutukluların adını sayıp devam etti:

“Onlar içerideyken, nasıl iyi olunur...”

Özgürlükte birkaç kez telefonla konuşabildik. Son yıllarda canlı yayınlara katılmama nedenini şöyle açıklamıştı:

“Bir çerçeve çizip bunun dışına çıkmamamı istiyorlar. Aman politika yapma, sadece sanat konuş diyorlar. Ben politika yapmam ama memleketin gündeminde ne varsa konuşurum. Ben öyle çerçeveye gelmem... O yüzden katılmıyorum...”

***

Montaigne’in bir sözü var:

Bir insanın son gününü görmeden yaşamı ile ilgili yorum yapmamak gerekir!

Cüneyt Arkın, filmlerinden daha kahraman bir insandı!

Filmlerinde onca tehlikelere karşın hiç dublör kullanmadı. Bu nedenle pek çok yeri kırıldı. Beli sakatlandı. 

Yaşamında da hiç rol yapmadı.

Halkın kahramanı olmak kolaydır ama halkın kahramanı olarak kalmak zordur!

O hep halkın kahramanı olarak kaldı. 

Ölümünün ardından hemen hemen bütün yayın organları onu böyle andı. O yayınlara bakarken hüzünle mırıldandım:

Ortak değerlere ne çok susamışız!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları