Olaylar Ve Görüşler

Nepotizm mi, Liyakat mi? - Prof. Dr. Yakut IRMAK ÖZDEN

16 Haziran 2021 Çarşamba

Latincede yeğen” anlamına gelen nepot” sözcüğünden türetilen nepotizm”, bildiğim kadarıyla geçmişte ilk kez Rönesans döneminde Papa ve piskoposların -katolik din adamları uymak zorunda oldukları evlenme yasağının sonucu olarak çocuk sahibi olamadıklarından en yakın akrabaları olan- yeğenlerini önemli konumlara yerleştirmelerini nitelemek üzere kullanılan bir sözcük.

Okurlarımızın çoğunun bildiği gibi nepotizm” Türkçemize yakınlarını kayırma” anlamında dayıcılık” ya da yeğencilik” biçiminde çevriliyor. Görüldüğü gibi bütünüyle öznel tercihlerin ürünü olan nepotizmin, tüm görevlendirmelerde nesnel değerlendirmelere ağırlık veren liyakat” ölçütünün tam zıddı olduğu söylenebilir.

NEPOTİZM VE GÜVEN KAYBI

Son yıllarda ülkemizde gün geçmiyor ki medyada hiçbir bakımdan liyakat ölçütüne uymayan görevlendirme ve atama haberleri yer almasın. Çoğumuz bunların hukuka ve ülkemizin çıkarlarına ters düştüğünü, belli grupların çıkarlarını gözeten bir kadrolaşma olarak görüyoruz.

Bu görüşe katılan kimi siyaset bilimcileri, yakınlarını kayırmanın yaygınlaşmasını bir diğer sosyopolitik dinamikle de ilişkilendirmekteler. Bu bakış açısına göre, iktidarı elinde tutan kişiler tabanlarıyla ilişkilerinde güven kaybına uğradıkça liyakat kavramından o ölçüde uzaklaşıp yakınlarını kayırıcı davranışlarını artırmaktadır.

LİYAKAT VE DEVLET ADAMLIĞI

Sanırım yaşı kırkın altında olan insanlarımızın görüşleri sorulsa bu gençlerimizin çoğu devlet adamı” ile siyasetçi” arasındaki farkları pek açıklayamayacaklardır. Bu durumu doğal saymamız gerektiğini düşünüyorum; zira bu insanlarımızın çoğunun, kendi çıkarlarından hatta kendisini iktidara taşıyan grubun çıkarlarından çok önce ülkesinin gereksinim ve çıkarlarını düşünen “devlet adamı” örneğini pek tanıma fırsatı olmamıştır.

Gerçekten de bir devlet adamından yaptığı tüm işlerde, atama, görevlendirme ve yetkilendirmelerde kendine bağımlı yakın çevresini gözetmesi değil, liyakat ölçütüne göre davranması beklenir. Bu, bir devlet adamının uyması gereken etik kurallar arasında önde gelenlerden biridir. Bu bağlamda, her zaman rahmetle andığımız değerli Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel’in -çoğumuzun sosyal medyada dolaşan anekdot sayesinde bildiğimiz- öz oğlu Can Yücel’i, bırakın kayırmayı, kendisine hak ettiği önceliği bile verdirtmeyen ödünsüz davranışını saygıyla anmak isterim.

ÖZEL BİR ANI

Rahmetli babam Sadi Irmak’ın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Senato’dan sonra Başbakanlığa atanarak bu görevi yaptığı 1974-75 döneminde yaşadığımız -ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış- bir olayın anısını değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Babamın başbakanlığı sırasında bir akşam kendisine Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen bir Mozart operasının galasında eşlik etmiştim. Bir gala akşamı olduğundan salonda çok sayıda gazeteci ve kordiplomatik mensubu vardı. O akşam antrakt sırasında birçok kişiyle Türkçe ve yabancı dilde söyleşme fırsatı bulmuştum.

Ertesi gün Cumhuriyet’teki köşe yazısını bu gala gecesine ayırmış olan değerli gazeteci Müşerref Hekimoğlu antraktta yapılan söyleşilere değinirken şöyle bir görüşe yer vermişti: Sadi Hoca keşke kızını kültür bakanı yapsaydı...” Bu yazıyı okuyan -ve elbette bir taraftan kızıyla övünmekten mutluluk duyan- babamın tepkisini hiç unutmuyorum: Daha neler! Hiç bir başbakan kendi kızını bakan yapar mı! Olacak şey değil!

PROF. DR. YAKUT IRMAK ÖZDEN

ATATÜRK KÜLTÜR VAKFI BAŞKANI



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları