Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, genel siyasi hedefini, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ve ulaştıktan sonra o seviyeyi aşmak olarak ortaya koymuştu.
Bugün ise Türkiye, ilkel insanların uygar insanları itip kaktığı, baskı altına aldığı, tehdit ettiği, aşağıladığı, zulüm ve işkenceye tabi tuttuğu bir dönemi yaşamaktadır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi hakkında hazırlanan “iddianameye” dayalı “yargılama” süreci de aslında bu karanlık dönemin sonuçlarından birisidir.
Ortada bir yargı sürecinin olmadığı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de yaklaşık bir yıl önce tespit ettiği gibi, bir darbe sürecinin olduğu açıktır.
Bu sürecin daha önce yaşanan “Ergenekon” ve “Balyoz” gibi sahte “dava” süreçlerinden bir farkının olmadığı, hem “iddianamenin” içindeki çelişkilerden ve eksiklerden, hem “yargılamanın” tutuklu gerçekleşmesinden, hem iktidardaki siyasetçilerin ve ona bağlı “medyanın” masumiyet karinesini yok saymasından, hem de başlayan “yargılama” sürecinden, gün gibi ortadadır.
“HTS kayıtlarına” göre bir kişinin İstanbul’da yaklaşık bir dakika içinde üç farklı ilçede “bulunarak” doğa yasalarını ters yüz etmesinden tutun, rüşvet iddiasında bulunduğu iddia edilen “itirafçı” sanıkların rüşveti görmediklerini itiraf ederek iftiracı konumuna düşürülmelerine kadar, daha başlangıç aşamasında birçok hukuk rezaleti yaşandı.
Duruşmaların ilk haftasında, hem “HTS kayıtlarının” hem de sözde “itirafçıların” sözde “beyanlarının” bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği kanıtlanmış oldu!
Buna ek olarak hâkimlerin tecrübesi az olan kişilerden seçilmesi, sanıkların hâkimler ve savcılar tarafından azarlanmaları, bir jandarma ordusu tarafından kuşatılmaları, söz almalarının engellenmesi de ortada gerçek ve adil bir yargı sürecinin bulunmadığının göstergeleriydi.
AKP’nin ve MHP’nin bu “yargılama” sürecinin TRT’de kesintisiz canlı yayınlanmasını bu hafta içerisinde bir kere daha engellemelerine şaşırmamak gerekiyor. Bu “duruşmalar” yayınlansa AKP ve MHP ciddi bir oy erozyonuna uğrardı.
***
Öte yanda, ortada bir yargı süreci değil, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesini ve AKP iktidarının devam etmesini hedefleyen bir darbe süreci olduğuna göre, CHP’nin ve muhalefet partilerinin ona göre bir muhalefet yöntemi uygulamaları gerekir.
Darbecilere karşı sabahtan akşama kadar işin doğrusunu anlatarak konuşmanın ve koşturmanın, sanki bir hukuk devleti kalmış gibi hukuki akıl yürütmeler geliştirmenin, sanki ahlaki değerlerin ne olduğunu umursayan bir iktidar varmış gibi ahlaki değerlerden söz etmenin, sanki özgür ve serbest seçimler yapılacakmış gibi seçim kazanmaya dair umutlar dağıtmanın, seçim mitinglerini andıran sınırlı katılımlı haftalık rutin mitingler düzenlemenin bir etki yaratmadığı açıktır.
Aradan bir yıl geçtiği halde İBB “davasında” Ekrem İmamoğlu dahil 107 kişinin hâlâ tutuklu “yargılanması” ve masumiyet karinesinin yok sayılması, geçtiğimiz hafta CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın da tutuklanması, CHP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş üzerindeki baskıların sürmesi bunun göstergeleridir.
Aynı yöntemle farklı sonuçlar alınamayacağına göre, muhalefet yöntemi değiştirilmelidir, bugüne kadar yapılanlara ek olarak, farklı eylem stratejileri de geliştirilmelidir.
CHP, yürütme organlarının yetkilerini sınırlayan anayasanın 6, 8, 11. maddelerini, halkın gösteri yürüyüşü ve protesto eylemi yapmasını sağlayan anayasanın 34. maddesini, yargı bağımsızlığını öngören anayasanın 138. maddesini temel alarak, anayasanın 2. maddesinde ifade edilen demokratik laik sosyal hukuk devleti ilkesini savunan tüm muhalefet partileriyle ve halkla birlikte, sonuç almaya yönelik, yeni ve somut bir eylem planı geliştirip uygulamalıdır.
Bir darbe gerçekleştiği açıklandıktan sonra darbe yokmuş gibi muhalefet yapılamaz!