Kimimiz “basında holdingleşme” deriz, kimimiz “basında tekelleşme” diye söze başlarız, kimimiz ise bu oluşuma daha renkli bir ad buluruz:
Cağaloğlu’na giren Sirkeci sermayesi...
Ülkemizde “ticaret özgürlüğü” var. Kimse kimseye “Neden şu alanda iş tutuyorsun?” diye soramaz. Parası olan bastırır parasını, kurar gazetesini... Aynı gazete sahibi, çokuluslu şirketlerin yatırım ortaklığından dışalım şirketlerine, dışalım şirketlerinden toplu inşaat yatırımlarına kadar hemen hemen kazanç getiren her alana el atabilir, kimse karışamaz.
Savaş sanayii ile, uluslararası tefecilikle ilgilenen haber ajansı olur mu? Olur. Ülkemizde bu tür ilişkilere girmiş, “fevkalade milliyetçi” haber ajanslarına da rastlanmaktadır.
Gazete sahibi kazanç getiren ticari ve sanayi alanlarına el atınca, elbette bu gazete ve bu gazetenin belli yazar çizerleri de devlet bürokrasisinde iş kovalayan birer memur haline gelirler. Nitekim de böyle oluyor. Çok şirketli gazetelerin “Ankara temsilcileri”, çoğu kez patronlarının “umumi vekilleri” gibi Ticaret Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı kapılarını aşındırıyorlar.
Gazete sahibi olan işverenlerle gazetesi olmayan işverenler arasında, ticaret ve sanayi alanında, ister istemez bir “haksız rekabet” oluşmaktadır. Gazete sahibi işveren, sahibi olduğu siyasal ayrıcalıklarla devlet bürokrasisini ve bir siyasal parti üyesi olan bakanı etkilemekte ve teşvik belgesiydi, yatırım indirimiydi, dışalım izniydi, bunları bir çırpıda çıkarıvermektedir.
Örneğin ampul sıkıntısı baş gösterdiğinde, floresan ve ampul dışalımı için bu alanda yerli üretim yapan yerleşik firmalar yerine, bu gazete sahipleri devreye girmekte ve bu gazete sahiplerinin şirketlerine milyonlar kazandıran dışalım izinleri tanınmaktadır. Oldu bunlar, yaşandı.
Çok şirketli gazete sahipleri, devlet bankalarını da geniş ölçüde etkilemektedirler. Bir devlet bankasının yönetiminde, iki sağcı gazetenin yazarları yer almaktadır. Bu banka, bankacılıkla hiç ilgisi olmayan gazetecilik alanına yatırım yapmakta, ayrıca, aynı gazete sahibinin dışalım şirketlerine krediler sağlanmaktadır. Devlet bankalarından basına verilen reklam ve ilanlar da yine böyle bir denetimle yönlendirilmektedir.
Basında bu gelişme, basın özgürlüğünü ticaret özgürlüğüne bir araç yapmış durumdadır. Bu oluşum içinde şimdi kendileri de birer küçük işadamı olan ve günden güne yüksek cirolu işlere el atan köşe yazarları, başyazarlar ve gazete temsilcileri türemiştir. Kaleminden başka geçim kaynağı olmayan gazeteciler de yavaş yavaş azınlığa düşmeye başlamışlardır. Basında, “sağcılık solculuk”, “milliyetçilik devrimcilik”, “ilericilik gericilik” kavgalarının ardında yatan oluşum, büyük ölçüde bu ticari ilişkilere dayanmaktadır.
Basın, çok şirketli işadamlarının bir kazanç aracı mıdır, değil midir? Buna karar vermek gerekir.
Basın özgürlüğünü yok eden ve yozlaştıran, sağcısı ve solcusu ile çeşitli düşünce sahiplerinin açık tartışmaları değil, gazetelerin, çok kazançlı şirketlerin paravanaları gibi kullanılmasıdır. Çare aranacaksa, bu soruna bir çare bulmak gerekmez mi?