Köşe Yazısı

A+ A-

Türkiye-Polonya adalet-demokrasi savaşımı sınavında..

25 Temmuz 2017 Salı

Sansürün kaldırılışının 109. yılındayız. Gazeteciler Cemiyeti, 28 yıldır basın özgürlüğü savaşımı verebilen basın ve gazetecilerin azınlıkta kalmaları gerçeğini gözeterek, 24 Temmuz’u Basın Bayramı olarak kutlamaktan vazgeçmiş, özgürlük savaşımında öncülük yapanlara ödül vermeyi seçmişti. Bu yıl için ise basın özgürlüğü, gazetecilik hakları gaspındaki karanlık tabloda ödül verilmesini kaldırarak çok sayıda meslek, sivil toplum örgütü, sendikalar ile birlikte “basın özgürlüğü için örgütlenmeleri, bireyleri mücadeleye çağırmayı” seçmişti.
Yargısız infazla, 267 gün tutukluluktan sonra, gazetecilik kimlikleriyle alay edilircesine dün ilk kez yargı karşısına çıkarılan arkadaşlarımız için yargılama günü olarak 24 Temmuz’un seçilmesine verilen güçlü toplumsal tepkiyi, dayanışmayı, güdümlü çoğunluk medya ne kadar sansürlerse sansürlesin, yok sayamayacaklar. Bilmem ne kadarı ayırımındasınız, 2. Silivri yargısız infazları sürecinde 9 aydır tutuklu kalan arkadaşlarımız için, 1. Silivri sürecinde yargısız infazla tutuklu kalan gazeteciler için zahmet edilen, itirafçılarla desteklenen sahte senaryoların bile düzenlenmesi gereği duyulmadı. Birden fazla, birbirine düşman terör örgütleriyle ilişkilendirmede nasıl olabiliyorsa yayımlanmış haberler, yorumlarla ilişki kurulmasıyla da yetinilmedi. Gazeteci bile değil, doğrudan terörist oldukları dahi en yetkili ağızlardan ilan ediliverdi..
Demem o ki, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri, 1. Silivri sivil darbe yargılama süreçlerini yakından izlemiş, sadece gazetecilik, basın özgürlüğü alanına yönelik olarak değil, adli suç boyutları, kanıtları olmayan siyasi içerikli ana yargılamaların tümünde davaların düştüğüne tanıklık etmiş gazeteci olarak iddia ediyorum ki.. Bırakın bağımsız yargılamayı, dosya incelemek, kanıt aramak zorunda olan yargıçlar için bir başka çıkış yolu yok. Ele geçirilmiş, kamuoyunun güdülenmesinde kullanılan yandaş, ana akım medyasındaki karanlık tablonun, gazetecilik, basın özgürlüğü değerleriyle yakın tarihler için kurtarılmasında henüz ışık yoksa da, iddianame dosyasındaki kanıtsız senaryo üzerinden arkadaşlarımızın özgürlüklerine kavuşturulmaları gerekiyor..
Yargılamanın haberlerini, kimi özel satır aralarını sizlerle paylaşacak lüksüm bile yok.. Biliyorsunuz dayanışma için gelen, çoğunluğu Çağlayan Adliyesi’nin içine bile giremeyenler gibi, bizler de sıkı aramalar ve basın kartlarımız sayesinde ancak koridorlarda bekleşmek noktasındaydık. 2. Silivri sürecinin ağır tecrit uygulamalarının izansızlığında, meslek örgütlerimizden bile görüşme izni alabilen olamadı. Silivri kapılarının önüne yaklaşılamadı. Dayanışma için gelmiş uluslararası gazetecilik, insan hakları örgütlenmelerinden bile sınırlı sayı ile duruşma salonuna alınanlar oldu. Yine de başka kentlerden gelen Cumhuriyet okurlarının otobüslerinden, çok çeşitli sendikal, demokratik örgütler desteğinin gücünden, zengin aidiyetlerle ortak adalet arayışından, basın özgürlüğü algısının ülkeye yerleşmekte olduğunun aynası tepkilerden kimi dersler çıkarılmıştır.

***

23 Temmuz günlü Polonya sokaklarındaki eylemler, adalet, demokrasi arayışlarındaki sokakların gücünden, iktidardaki sağcı partinin, gücü elinde toplama hevesiyle yargıyı ele geçirme girişimlerine karşı verdikleri savaşımdan herhangi bir görüntü, haber yakalayabildiniz mi? Beni sadece bugünün değil, geçmişin ortak kader sayılabilecek anılarına götürdüğünden fazlasıyla etkilendiğimi söylemeliyim. Sağcı iktidar partisinin, Cumhurbaşkanı’nın onayına güvenerek yargıyı ele geçirme operasyonundan zaferle çıkacağına güveni tamdı. AB’den gelen bağımsız yargı, demokrasiden sapma, sivil diktatörleşme uyarılarına kulaklar tıkanmıştı.
Protestolarda sokaklar, genç kuşağın bağımsız yargı için direnme güçleri ile, geçmişin efsane işçi hareketi lideri Walesa’nın buluşmasına tanıklık ettiler. Hukuk devleti, bağımsız yargı, demokrasi için verdikleri zorlu savaşımdan sonra, Polonya’nın yeniden hukuksuz, diktatöryal bir düzene geçişine izin vermeyeceklerini, gençler kendi hakları, özgürlükleri için, bağımsız yargı, demokrasiden vazgeçmeyeceklerini haykırıyorlardı.. Cumhurbaşkanı onay vermeyeceğini açıklamak zorunda kaldı..
Geçmişten anılarla beslersek.. DİSK’in dönemin Genel Başkanı Abdullah Baştürk simge, tüm yöneticileri ağır işkenceden de geçirilmiş olarak 12 Eylül’ün ilanından 1983 sonuna kadar tutuklu kaldılar.. 12 Eylül, 24 Ocak kararları, Özalizm projelerinin ABD onaylı desteğini bilmeyen var mı? ABD Konfederasyo’nun bir projesi kapsamında birkaç Türk sendikal kökenli gazeteci, yetkin, bilgi turlamasındaydık. Türkiye ilişkilerine dönük en yetkili ağız doğrudan, “Biz Türkiye’de bir tek Türk-İş’in kalması yanlısıydık. Ama Avrupalı dostlarımız DİSK için çok üzüldüler, onları daha fazla üzmek istemiyoruz. Özal, bizden beklediği tekstil kotalarını alamayacak, çünkü sendikal haklar, demokrasi sorunu var..” açıklamasını yapınca.. Türkiye’ye döner dönmez, avukatları aracılığı ile DİSK yöneticilerine yakında çıkacakları müjdesini vermiştim. Biz Türk-İş genel kurulunu yaparken onlar serbest bırakıldılar. Sonra da davaları düştü.
Henüz yurtdışı çıkış yasakları kalkmamıştı. Baştürk, AB’nin sol partileri, sendikal hareketleri, barıştan yana kilise örgütlenmeleri içinde İsveç’te Lund’da yapılacak AB 2. Nükleer Silahlardan Arındırma Konvansiyonu’na çağrılıydı. Yerine beni gönderdi. Konfederasyon Başkanı,12 Eylül darbesinin nasıl olduğunu sorunca, “Emir komuta zinciri içinde” demiştim. Yanındaki subay sendikasından üniformalı genel sekreterine gülerek döndü, “Sen asla darbe yapamazsın, önce başkanın olarak bana sormak zorunda kalacaksın” dedi. Walesa’nın temsilcisinin geliş yolu kesilmişti, protestolar karşısında göndermek zorunda kalmışlardı..