‘Nadir Nadi’liği kurumsallaştırmak

16 Şubat 2017 Perşembe

1991 yazıydı. Nadir Bey ile Yeniköy’deki yalısının terasında oturuyorduk. O tekerlekli sandalyesinde hastalığın etkisiyle zaman zaman dalgınlaşıyor... Şairin “düştü enginlere bir ince hüzün/ soldu günler gibi sevdalı yüzün” diye tarif ettiği zaman parçasının bir tık ötesinde, alaca karanlık bastırmaya başlamış, karşı kıyılar yavaş yavaş silinmekte, aydınlık tümüyle karanlığa teslim olmaya nafile direnmekte, hüzün perde perde yerleşmekte... Sözlerin tükeneceği günlere doğru yol alıyoruz. Belki bir daha fırsat bulamam diye içimi döküyorum:
-Size minnettarım Nadir Bey, sayenizde özgürce çalıştık, onurumuzla yaşadık. Nadir Bey’in yanaklarından iki damla yaş süzülüyor...
Karşı sahilde birer ikişer ışıklar yanmaya başlıyor, birazdan yüzlerimiz de seçilmez olacak.
O akşamdan birkaç hafta sonra Nadir Bey öldü.
Bilmiyorum kaç kişi daha o gün bir dönemin kapandığının farkına varmıştı.
Nadir Bey, yaşam boyu patron olarak kimsenin yazısına, düşüncesine karışmadı. Bu konu açıldığında, hep iftiharla şunu söylerdi:
-Babam da yazılara hiç karışmazdı.

***

1945’ten 1991’e kadar 46 yıl süreyle Cumhuriyet gazetesini yöneten Nadir Bey, “Ben babamdan böyle gördüm” diyerek, düşünce özgürlüğüne saygıyı meslek yaşamının şiarı haline getirmişti.
Elli yıllık Cumhuriyetçi Şükran Soner, bu konudaki anısını şöyle anlatmıştı:
Bir gün elime bir inşaat usulsüzlüğüyle ilgili bir haber geldi. Bunu yayımlamadan önce beni uyardılar:
-Dikkat et! Söz konusu kişi Nadir Bey’in yakınıdır.
Ben de konuyla ilgili olarak, Nadir Bey’i aradım, olayı anlatmaya başladım. Ben konuşuyorum, O da ‘eee’, ‘eee’ diye dinliyor, ama galiba da sinirleniyordu. Sonunda şunları söyleyerek sözümü kesti:
-Bana bunları neden anlatıyorsun? Gazeteci sensin. Haber değeri varsa tabii ki yayımlayacaksın. Sen doğrusu ne ise yazarsın.
Ben de zaten yapacak olduğumu yaptım ve doğrusu neyse hiçbir etki altında kalmadan yazdım. Ama bu olayı da hiç unutmadım.
Nadir Nadi’nin kendisiyle ilgili konularda da bu ilkesinden sapmadığına yakından tanık oldum.
Seksenli yıllarda, Vedat Türkali’nin bir kitabıyla ilgili Cumhuriyet’te ünlü romancımızın hoşuna gitmeyen bir yazı çıkmıştı ve
o da buna bir yanıt göndermişti.
Ne var ki, yanıt bir türlü yayımlanmıyordu. Olay Nadir Bey’e intikal edince, yazının neden yayımlanmadığını sordu. Yayımlanmama gerekçelerini sıralarken, “Vedat Türkali sizin İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman yanlısı olduğunuzu da yazıyor” dediler. Nadir Bey şu yanıtını verdi:
-Doğrusu ayıp etmiş, ama bu durum onun cevap hakkını ortadan kaldırmıyor, değil mi? Lütfen cevabını yayımlayalım!
Nadir Bey böyle bir adamdı. 1970’li yıllarda Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi olan Rene Vaurs bir gün onu kastederek,
-Ona dikkat edin Monsieur Sirmen, böyleleri artık her yerde azalıyor, demişti.

***

Şimdi dinlerken masal gibi gelen bu olayları anımsamamın nedeni, Kanal D’nin sabah haberlerini sunan İrfan Değirmenci’nin 16 Nisan referandumunda “hayır” diyeceğini Twitter hesabından belirtmesi üzerine işine son verilmesi.
Doğan Grubu yönetiminin işe son verme gerekçesi olarak, tarafsızlık ilkesini ileri sürmesi, “evet” diyeceğini belirten Fatih Çekirge’ye hiç tepki gösterilmemesiyle geçerliliğini yitiriyor ve iş gelip basın özgürlüğüne dayanıyor.
Şimdi, artık insana masal gibi görünen yazdıklarıma bakarak, “Eğer Doğan Grubu’nun başında bir Nadir Nadi olsaydı, durum böyle olmazdı” demek istediğimi sanmayın sakın!
Basının özgürlüğünün güvencesinin kurumsallaşmadığı ve salt patronunun direncine bağlı olduğu ülkelerde demokrasinin çıkmaza saplanması kaçınılmaz.
Nitekim, Doğan Medya’nın “28 Şubat”a direnmiş patronu, bu defa artan baskılar karşısında dayanamamıştır.
Mesele yeni Nadir Nadi’ler yaratmanın ötesinde, Nadir Nadi’de simgeleşen ifade özgürlüğünü kurumsallaştırmaktır ki onu da maalesef başaramadık.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Elde vatan kalmadı 3 Ağustos 2021
En tehlikeli varyant 30 Temmuz 2021
Düzen namus istemiyor 23 Temmuz 2021
Bir 20 Temmuz sabahı 20 Temmuz 2021