Dün 1 Mayıs’tı. Ne yazık ki Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen Taksim Meydanı yine emekçilere, işçilere ve sendikacılara açılmadı. Taksim’e çıkmak isteyen yaklaşık 400 kişi (yazıyı yazdığım esnadaki güncel rakam) gözaltına alındı.
Valilik, Kadıköy ve Kartal’da 1 Mayıs etkinliklerine izin verdi.
2025 yılında 94’ü çocuk 2 bin 105 işçinin öldüğü belirtiliyor. 2026 yılı Türkiye’sinde 96 çocuğun çalışırken ölmesine mi yanayım, 2 bin 105 işçinin hayallerinin sönmesine mi ağlayayım?
İşçiye, emekçiye maaş vermemek, hakkını yemek kolay. Ölümleri engelleyin. İş güvenliğini sağlamayan işyerlerini denetleyin. Yaptırım uygulayın.
Mesele yalnızca iş cinayetlerinden ibaret değil. Türkiye’de emekçinin karşı karşıya olduğu tablo çok daha derin ve yapısal bir kriz niteliği taşıyor.
HAYAL KURAMAMAK
Bugün asgari ücret tartışmaları yapılırken rakamlar üzerinden bir algı yaratılıyor. Asgari ücretin kaç lira olduğu, yıl içinde ne kadar arttığı sürekli gündemde. Asıl sorulması gereken soru şu: Bu ücretle bir işçi insanca yaşayabiliyor mu?
Nicel artışların bir anlamı yok, eğer alım gücü aynı hızla eriyorsa. Kâğıt üzerinde yükselen maaşlar, pazara, kiraya, faturaya yansımadığında hiçbir şey ifade etmiyor.
Bugün Türkiye’de asgari ücretli bir işçi, temel gıda harcamalarını karşılamakta zorlanıyorsa, barınma giderleri gelirinin büyük kısmını yutuyorsa bu ücretin yüksek ya da düşük olmasının teorik tartışmasının da bir anlamı kalmıyor.
Daha açık söylemek gerekirse sorun ücretin miktarı değil, yaşamın maliyeti karşısındaki çaresizliği.
Bu tablo, işçi sınıfını yalnızca bugünde değil, gelecekte de sıkışmış bir döngüye hapsediyor. Düşük ücret, yalnızca bugünkü yaşam standardını değil, yarının güvencesini de ortadan kaldırıyor.
Daha da acısı bir işçi emeklilik hayali kuramıyor. Yıllarca çalışan, prim ödeyen; tarlada, fabrikada, ofislerde üretimin yükünü sırtlayan insanlar emeklilik döneminde dinlenmek bir yana, yeniden çalışmak zorunda kalıyor. Emekli maaşları geçinmeye yetmediği için ya kayıt dışı işlerde ya da düşük ücretli yeni işlerde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Bu, sistematik bir yoksullaştırma döngüsüdür. Bu emeği, yeniden ve sürekli sömürme yöntemidir.
Çalışırken yoksulluk, emekli olunca daha derin bir yoksulluk.
İşçi sınıfı için “Ne kadar çalışırsan çalış, sonuç değişmez” hissi giderek yaygınlaşıyor. Bu sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir kırılma yaratıyor. Umudun yerini güvencesizlik, plan yapabilmenin yerini günü kurtarma telaşı alıyor.
KRİZLER DEĞİL DÜZEN SORUNU
Bugün bir işçi için ev sahibi olmak imkânsız hale gelmiş durumda. Çocuklarının eğitimi, sağlığı, geleceği büyük bir belirsizlik içinde. Genç işçiler açısından bakıldığında ise tablo daha karanlık. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesiz iş koşulları artık “normal” kabul ediliyor.
Bu şartlar altında önümüzdeki 50 yılın nasıl şekilleneceğine dair iyimser olmak zor. Eğer mevcut ekonomik ve sosyal politikalar değişmezse Türkiye’de işçi sınıfı için daha derin bir eşitsizlik, daha kırılgan bir yaşam ve daha uzun süreli bir yoksulluk dönemi kaçınılmaz görünüyor.
Çünkü mesele tek tek krizler değil, kalıcı hale gelmiş bir düzen sorunu.
İş güvenliğinin sağlanmadığı, emeğin ucuzlatıldığı, sendikal hakların zayıflatıldığı, ücretlerin alım gücü karşısında eridiği bir sistemde işçi sınıfının geleceği aydınlık olamaz. İş cinayetleri bu düzenin en görünür sonucu ama tek sonucu değil.
Bugün yaşananlar, yarının habercisi. “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” denerek bugünlere geldik.
Eğer emek korunmazsa, eğer ücretler insanca yaşam seviyesine göre belirlenmezse, eğer emeklilik sistemi insan onuruna yakışır hale getirilmez se önümüzdeki yıllar bugünden daha ağır olacak.
Bu yüzden mesele sadece bir günün, bir meydanın ya da bir rakamın meselesi değil.
Bu, doğrudan doğruya hayatın kendisiyle ilgili bir mesele. Karl Marx, kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken emeğin sistematik biçimde değersizleştirilmesini ve işçinin kendi emeğine yabancılaşmasını temel bir çelişki olarak ortaya koymuştu. Ona göre sorun sadece düşük ücret değil, emeğin yarattığı değerin işçiye geri dönmemesiydi. Bu bağlamda şu tespiti bugün hâlâ güncelliğini koruyor.
Yani Marx’a göre: “İşçi ne kadar çok üretirse o kadar yoksullaşır.”
HER ZAMAN YOKSULLAŞIR
Özellikle Sol Yayınları’nın “Ücretli Emek ve Sermaye-Ücret, Fiyat ve Kâr” başlığı altında topladığı yazılarında Marx, asgari ücret kavramıyla ilgili şunları yazıyor:
“Ücret bir kez düştü mü, ardından yeniden yükselse de hiçbir zaman daha önceki düzeyine çıkmaz. Burada ikili bir düşüş olur: Birincisi, genel zenginliğin gelişmesine oranla göreli olarak. İkincisi, işçinin değişim yoluyla aldığı metalar miktarının her gün azalmasından dolayı mutlak olarak.”
Çünkü genel zenginliği yaratan işçi sınıfı sermayenin tekelleşmesiyle her zaman yoksullaşır. Yoksullaştıkça ücretler yükselse bile alım gücü azalır.
Bu ifadeler, Türkiye’deki mevcut tabloyu neredeyse bire bir özetliyor.
Daha fazla çalışan, daha uzun saatler mesai yapan, daha çok üreten işçi, daha iyi bir yaşam standardına ulaşamıyor. Aksine, artan üretim ve büyüme söylemlerine rağmen işçinin payı daralıyor, alım gücü eriyor, yaşam koşulları ağırlaşıyor.
Sovyetlerin kurucusu Lenin ise bu sürecin sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik bir mesele olduğunu vurgulamıştı. Ona göre işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve siyasal etkisizliği, bu eşitsizliklerin kalıcı hale gelmesinin en önemli nedenlerinden biriydi. Lenin’in şu sözleri bu açıdan dikkat çekici: “Emeğin kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olacaktır.”
Bu ifade, bugünkü tabloya bakıldığında daha da anlam kazanıyor. Çünkü işçi sınıfı yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda temsil ve hak arama mekanizmaları açısından da ciddi bir zayıflama yaşıyor. Sendikal örgütlenmenin sınırlı kalması, hak arama yollarının daralması ve güvencesizliğin yaygınlaşması, bu döngünün kırılmasını zorlaştırıyor.
Çok uzatmayayım.
Bugün Türkiye’de işçi sınıfının karşı karşıya olduğu gerçeklik, Marx’ın teorik olarak ortaya koyduğu sömürü mekanizmasının ve Lenin’in işaret ettiği örgütsel zafiyetin birleşiminden oluşuyor. Bu birleşim, yalnızca bugünü değil, geleceği de belirliyor.
Eğer bu yapı sorgulanmaz ve dönüştürülmezse işçi sınıfı için “gelecek” dediğimiz şey, bugünün daha sert, daha keskin ve daha umutsuz bir versiyonu olmaya devam edecektir.