Yol hep aynı yere çıkıyor
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

Yol hep aynı yere çıkıyor

31.03.2016 06:00
Güncellenme:
Takip Et:

Son yıllarda, Türkiye giderek “Pakistanlaşıyor.”
Gerek güncel olaylar gerek tarihsel gelişme açısından benzerlikler tüyler ürpertici. Lahor’da Hıristiyanlara yönelik, 74 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırının ardından Pakistan gazetelerinin portallarında, şunlara da rastladım:
Peşavar’da yerel bir caminin imamı erkek öğrencilerinden birine tecavüz etmiş, sonra çocuğu bir odaya hapsetmiş; çocuk kaçmayı başarınca olay ortaya çıkmış, adam tutuklanmış. (Dawn. com, 29/03/16) Bu haberin yanındaki, “mutlaka okunmalı” sütununda, çocuk tacizi olaylarının son yıllarda çok arttığını, 3508 olayın saptandığı (Tribune.com. pk, 5/03/16) 2014 yılında, bu konuda bir de belgesel yapıldığını öğreniyoruz. Ayrıca: Namus Cinayetleri (The News, 30/03/16); Çocuk Gelinler (Dunyanews, 26/03/16)
Pakistan bağımsızlığını kazandığından bu yana demokratikleşme süreci, her seferinde ülkede İslamcı hareketin önünü açan askeri darbelerle kesintiye uğradı. Son yıllarda, Pakistan’ın sınırlarında teröristler, ayrılıkçı hareketler, çatışma, anarşi yaygın. Hukuk sistemi, medya dinci akımların etkisi altına girmiş. Büyük kentlerin merkezlerinde bombalar patlıyor. Kimi analistler, “başarısız devlet” betimlemesini kullanıyorlar.

Derin benzerlikler
Hindistan’da, Müslümanlar entelijensiya ayrılarak, bir devlet kurmaya giriştiğinde, Müslümanlığı, modern ulusalcı bir yaklaşımla, eğitimden hukuka, devlet ideolojisine kadar yeniden yorumlamayı amaçlamış. Pakistan’ın ilk ulusal projesinin kurucusu entelektüeller-siyasetçiler, nüfusun ezici çoğunluğu Sünni Müslüman olsa da çeşitli dini etnik toplulukları ancak çağdaş siyasi ilkelere göre şekillenen bir devlet/ulus anlayışıyla bir arada tutabileceklerine inanıyorlardı. Bu uluslaşma projesinde, devleti (kamusal alanı) seküler, rasyonel (modernist) ilkeler, kişisel yaşamın geleneksel, ahlaki boyutlarını da dini ilkeler yönlendirecekti.
1947’den 1971’e kadar ulusalcı entelektüellerin başını çektiği modern devletçi akımla – Müslüman entelektüellerin (Ulema) başını çektiği Şeriatçı akım arasındaki gerginlik toplumsal yapıyı tehdit etmeyen bir düzeyde kaldı. Bu gerginlik Bengal etnik grubunun kendi ülkesini (Bangladeş) kurma mücadelesinin hızlandığı yıllarda öne çıktı. Pakistan ordusunun 1971’deki yenilgisinin, Bangladeş’in kopmasının travması bu ulus devletçi - şeriatçı gerginliğini Pakistan siyasetinin merkezine taşıdı. Bu kez bir tarafta Z.A Butto’nun halkçı demokrasi iddiaları, karşısında da parçalanmayı, İslamdan sapmaya bağlayan dinci kesim vardı. Bu saflaşma sendikalardan üniversitelere, meslek örgütlerine hızla yaygınlaştı.
Bu saflaşma içinde, Ahmedi isyanlarının yoğunlaştığı 1973 yılında, Butto yönetimi “Ahmedilerin” Müslüman olmadığına karar veren yasayı çıkartınca İslamcı hareket ilk büyük zaferini kazandı. İslamcı hareketin ikinci zaferi de, 1976- 77 konjonktüründe, sanayicileri, bankacıları (liberal kesimi) Pakistan Ulusal Birliği adı altında Butto’ya karşı birleştirmesidir. Bu konjonktür Ziya ül Hak darbesine açıldı.
Ziya ül Hak döneminde, İslamcı hareket devletin olanaklarını kullanarak, toplumun kültürel yaşamını, eğitim kurumlarını kendi anlayışına göre dönüştürmeye başladı. Bu dönemde devlet alanı İslamlaştı. Sivil toplum alanında, din yalnızca Müslüman entelijensiya için değil, özellikle büyük şirketler için de gerçek bir ekonomik kazanç aracına dönüştü.
Afganistan’da SSCB’nin desteklediği seküler yönetime karşı başlayan dinci- etnik iç savaşa, Pakistan’ın, ABD’nin de baskısıyla, medreselerde eğittiği savaşçılarla, Taliban’ın, El Kaide’nin doğuşuna ebelik yaparak, sığınak alanı yaratarak, katıldığını görüyoruz. 11 Eylül’den sonra, ABD Taliban’ı ve El Kaide’yi hedef alınca, Pakistan’ın bu kez kendi yarattığı, ülkesinde beslediği “canavarlara” karşı savaşmak zorunda kaldı. Bu dinci “canavarların”, Pakistan’ın karmaşık etnik dini yapısını hedef alan eylemleri Afgan sınırını adeta sildi; şimdilerde nükleer silahlara sahip Pakistan’ı hızla dağılmaya doğru sürüklüyor. Siyasal İslam nerede devlete, topluma egemen olmaya başlasa yol hep aynı yere çıkıyor...  

Yazarın Son Yazıları

'Önce yavaş yavaş...'

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı.

Devamını Oku
27.04.2026
Çin şoku 3.0

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım.

Devamını Oku
23.04.2026
‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri

Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var.

Devamını Oku
20.04.2026
‘Adam’ gitti! Yenisi geliyor

Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi.

Devamını Oku
16.04.2026
Savaştan sonra

Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu.

Devamını Oku
13.04.2026
Orbán: ‘Madendeki kanarya’

Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

Devamını Oku
09.04.2026