“Parçalanma” diyor buna Thomas Bernhard. Yaşadığı toplumun hoyratlığının ezincinde dönüp gökyüzüne bakma gereksinmesini hisseder. İnsanın insanı yok eden bakışı, görmezden gelişi, ilişkilerdeki hoyratlığı, çarşıda pazarda akıp duran çözülme, parçalanma halleri yaralar onu. Bir barınak arayışındadır ama kederlidir, yalnızdır. Sığındığı yazı adasında yol almaya çalışır. Orada yazdıkları, dönüp bakılmasını istedikleridir belki!
Aradaki gölge siliyor her şeyi. Dönüp okuyorum gerçeküstücü bir şairi:
“Size dönüyorum
Bugün daha da güçlü, ya da yalan, bu yürek erir gibiyse de neşeli anılarla ve korkunç. Acılı ruhu geçmişin ve sen beni çağıran yeni istem, sizleri birleştirme zamanı belki dingin bir limanında bilgeliğin. ve çağrılması olacak bir gün bu altın sesin, yılmayan kuruntuların, ey artık hiç bölünmez ruhum. Düşün: ilahiye dönüştürmek ağıtı; eski duruma ermek; yok olmamak artık.” (Eugenio Montale)
Uzağındayım gölgenin, sözlerin yaban kalıyor. Araya giriyor sesler, uzanıyor elem dolu bakışlar. Sesinden ses alıyor gölgen. O da başlıyor edasına. Kimdir yaşadıklarımızı taşıyan, öğreten zaman mı, gösteren dil mi?
Belleğe vurulan her darbe, zamanın içinde bir yerde kelimelerin sesinde yankısını bulmaz mı?
Dil bukağısı dedikleri bu olsa gerek!
Senin olmak ne zormuş Akdeniz, sana gelmek; kavuşmak kıyına. Kasırga da yok üstelik, suyunun tadı da yerinde. Ama devriyeler kol geziyor, yok etme zamanıdır Ortadoğu’da.
Bir zamanlar medeniyetlerin kavşağı sayılan bu deniz, şimdi suskun bir hudut çizgisi, korkunun maviye sinmiş hali sanki.
Bizi ayıran denizin kıyısı sınır, canından süzülenin bakışı ateş, tükenen ne varsa bir yalımlık söz gibi aramızda.
Kendi olma yolculuğuna çıkmışken, yoluna düşen gölgenin canı kesilmek sağaltıcıdır her zaman. Ama aynı zamanda bilinmezlik perdesini de aralamakmış bu, paramparça olmayı göze almakmış.
Yönsüzlük savurucu, bilmezlik ise yaralı samur bakışı. Durdukça kanayan, gölgesine sığınılan bir duvar!
Aşılmazlık mührünü kim astı oraya, bilinmez! Kim geçti bu yoldan, izleri silinmiş, kimdir gecene ışık düşüren, sözünü şenleten?
Ne zaman başlar yok etme yolculuğu, ne zaman biter parçalanmışlık hali... Soruya gerek yok! Yaşamak en iyisi. Gölgen senin önünde. Zamanın tufeylisi oyuncaklarıyla baş başa. Sana orada durmak, bana dilin bukağısında kalmak yakışır. Aramızdan akan nehrin adı konmamış nasılsa coğrafyada. Haritasız yolcu, kıblesiz dua gibiyiz nasılsa seninle.
Ama biliyorum ki dilin kıvrımlarında korunan her hatıra, bu yok etme çağının karanlığına inat, küçük bir ışık payı saklıyor.
ZAMAN ÖRSELEMESİ
Gidebilene bakmayı unuttun.
Silindi her şey bir anda. Söz gelip kıyıya dayandı.
Savrulma çağı. Biliyorsun bunu. İzleyicisi olmak yetmiyor hayatın. Daha içine, tinini acıtana yönelmelisin. Vazgeçmelisin artık avutucu sözler etmekten. Celallenmenin bir faydası yok. Başkalaşmaya ayak uydurmalısın.
Gözükara yaşamalar biçmelisin kendine. Bırak artık kederden gömlekler giymeyi. Bir sabah uyandığında el ele, göz göze bir hayatın bayrağı olmayı unut. Birer yakarı nidası gibi göğe açılan ellerin sana da faydası yok, düşlerine de.
Değiştir rengini... hayatının ve her şeyin sesini gönü/zamana ayarla.
Senden bir isteniyorsa, beşi almayı göze alarak adımını at. Yılma, yüksünme; zamanın tufeylisine bu yakışıyor.
Sakla adını, yırt kimliğini. Varsın seni öyle bilsinler. Avanesi ol günün.
Canı canandan ayır. Gülü dikeninden ayırırcasına... Unut artık geçen zamanın rengini.
Çaba ister her değişim, uyum. Sen dönüşmeye bak. Ama uyumsuzluğa gerek yok. Bendini aşmak olur bu. Yakıştır adını yaldızlara, ışıltılı sokaklara. Fotoğrafın düşsün bakışların içine. Görünmekle yetin, yan yana durmakla avun. Bilmesin kimse seni. Yalana böl gününü, ayları beklemek yakışmaz sana. Bırak, varsın değişsin yüzünün rengi. Nasılsa kimse anlamaz bu yeni halini. Gözünü ayırma yüzlerden. Sana gerekli olanı gör, zamanın kalebendi olan gözlerden ırak tut sözlerini. Sonra ne gerek var başka sözler etmeye. Dillerini öğren, konuş onlar gibi. Kapat perdeni, öteki zamana. Şimdi gönül devranı sürme çağı. Çengi seni oyalar. Herkesin bakışı orada, sen kendini yaban kılma. Yürü üstüne başkalaşımın. Nasılsa zaman bu zaman, herkesin koşusu oraya. Sen beride kalma. Örseleme de kendini. Unutmak iyileştiricidir. Dikkat et, bileğine kazımasınlar vebadan kurtuluşun tarifini. Üsteleme, yürü üstüne zamanın; yürü yeni zaman efendisi olmak için ne gerekirse yapacak çağdaşın şimdi. Ve tutup okuyacak sana şu şiirin son dizelerini:
“Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
Altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir Ve dahası
Sen bir İNSAN olursun oğlum.” (Rudyard Kipling, “Eğer”, Çev.: Bülent Ecevit)